23/09/2017

Kürdistan’da Devletçi-İktidar Sistemine Karşı Demokratik-Komünal Toplum Direnişi

Tarih öyle kolay yaşanmış, dümdüz gerçekleşmiş bir süreç değildir. Çok büyük zorluklarla, savaşlarla, acılarla kan dökülerek yaşanmıştır. Bu saldırıların, savaşların en fazlası Kürdistan üzerinde olmuştur...

 

 

 

Duran Kalkan 

Kürdistan tarihi, daha çok da Kürtlerin tarihi ordulaşma ve devletleşme şeklinde bir gelişmeyi yaşamamıştır. Kürtler ona karşı çoğunlukla direnmiş, toplum olarak kalmaya çalışmış ve dolayısıyla da toplumsal dokuları daha fazla gelişmiş bir halk toplumu durumundadır. Kürtlerin böyle olmasına rağmen, Kürdistan hep devletçi uygarlığın ortasında yer alan bir konumdadır. Dolayısıyla baskı, sömürü, iktidar ve devletleşme yönündeki her adımla sistem kendisini güçlendirebilmek için Kürdistan’daki toplumsallığı sömürmek istediği yer ve her askeri gelişmeyle fethetmek istediği yer Kürdistan dediğimiz coğrafyada oluyor. Daha genel olarak belirtirsek, Mezopotamya’nın böyle bir coğrafya olma özelliği, karakteri vardır. Bu bakımdan kendisi askerileşemeyen, savaş biliminde derinleşmeyen bir topluluktur. Fakat aynı zamanda da en fazla askeri güçlerin saldırılarına, işgal ve istilalarına maruz kalan bir topluluktur da.

Bu konu devletçi paradigmayla yaklaşıldığında bu durum çok olumsuz olarak değerlendiriliyor ve eleştiriliyordu. Sert bir biçimde Kürtlerin; askerleşmeme, ordulaşmama dolayısıyla devletleşmeme ciddi bir tarihsel zafiyet, eksiklik, hatta yaşanan söz konusu işgal, istila ve katliamların nedeni olma olarak görülüyordu.  Devletçi paradigmaya dayalı tarih anlayışı böyle alındı, değerlendirildi. PKK de, devletçi-iktidarcı paradigmayla tarihsel toplum gerçeğini ele aldığı zaman böyle değerlendirdi. Hem de bu konuda en keskin eleştiri yapan, değerlendiren, geçmişi eleştiren bir hareket oldu. Çok sert, derinlikli keskin bir tarih eleştirisi geliştirdi. PKK’nin geçmiş pratiği yazım olarak, söz olarak böyledir. Tamamen böyle bir durum devletçi paradigmanın ölçülerini, ilkelerini yansıtıyordu. Devletçi-iktidarcı paradigmaya göre doğruydu. Olması gerekene göre yaşanmamış ve gerçekleşmemiş olan bir durum vardı.

Neden yaşanmadı, gerçekleşmedi? PKK onu eleştirerek var etmeyi, öyle bir çıkış yapmayı, onu gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Kendisine; ‘Kendini daha önceden neden var etmedi, yaratmadı’ eleştirisi yapması gerekiyordu. Hem de sert bir biçimde eleştirmelidir ki kendi varlık zeminini oluşturabilsin, gerçekleşme zeminin güçlü ve etkili bir biçimde yaratabilsin. O yönüyle de belli gelişme yaşadı. Askerileşme de, gerillalaşma da ve savaşa girmede bu düşüncenin önemli bir payı oldu-etkisi oldu. O temelde bir zihniyet oluşturdu ve zihniyet savaşımı yürüttü. Buna ters olan zihniyetleri etkiledi, değiştirdi ve askerliğe, ordulaşmaya, özgürlük için inkâr ve imha sistemine karşı toplumu direnmeye yöneltti. Böyle bir direnişi tanımladı. Öncülük etti ve toplumu böyle bir direniş içerisine de çekti. Yaşanan çatışmalı durum ve direniş süreci böyle bir yaklaşım temelinde gelişti.

Değişen paradigma temelinde yeniden tarihe bakmak gerekiyor. Böyle bir paradigmayla Önderlik tarihsel süreci yeniden ele alıyor ve tarih anlayışını yeniden şekillendiriyor. Devletçi paradigma değil de Demokratik Ekolojik Kadın Özgürlükçü Paradigmayla veya Demokratik Modernite Paradigmasıyla bu tarihsel gerçekliğe baktığımızda; toplumun örgütsüz, örgütlülüğünün ve savunmasının zayıflığı toplumsal duruşa zarar vermiş oluyor.

O bakımdan zayıflıkları eleştirmek gerekiyor. Ama ordulaşamamış ve devletleşememiş olması eleştiri konusu değildir. Aslında bir olumluluk durumu, yaşamda toplum olarak kalmada bir tutarlılığı, duyarlılığı, özgür toplum olma bilincini ve tutumunu ifade ediyor. Böyle olması toplumsallığın gücünü gösteriyor. Doğal ve komünal toplum gerçeğinin, ahlaki ve politik toplum yapısının gücünü gösteriyor. Böyle bir toplum olarak kalmak, daha özgür ve daha demokratik yaşamayı öngörmeyi ifade ediyor. Bu bir gerilik, zayıflık ve olumsuzluk değildir. Tam tersine özgürlük ve demokrasi paradigmasıyla bakıldığında veya demokratik toplum paradigmasıyla bakıldığında güçlülük oluyor, olumluluk oluyor. 

Bu anlamda böyle bir durum Kürt toplumunun doğal ve komünal karakterinin kadın öncülüklü neolitik toplum değerlerinin ne kadar güçlü ve etkili bir biçimde yaşandığı, toplum olma özelliğini ortaya koyuyor. Bu anlamda önemli ve anlamlıdır. Toplum olarak kalmak, devletleşmeye karşı bir direnme, dolayısıyla köleleşmeye karşı bir direnme anlamına geliyor. Böyle bir tutum dıştan gelen iktidar ve devlet güçlerinin işgal, istila, saldırı, egemenlik altına alma ve köleleştirme çabalarına karşıda bir tür direnmeyi ifade ediyor. Toplumda tarihin değişik dönemlerinde farklı biçimler alan bir direnmedir. Kendini savunma bilinci, örgütlülüğü, eylemi var oluyor ve yaşanıyor. Devletçi paradigma bunu gerilik, zayıflık, olumsuzluk olarak değerlendirirken, Demokratik toplum paradigması bunu daha özgür, demokratik olma, toplum olarak kalma, baskı ve sömürüye kapalı olma, ona karşı direnme olarak tanımlıyor, değerlendiriyor ve olumluyor. Kürdistan tarihinin önemli dersler içeren olumlu boyutlarının var olduğu bu şekilde daha net açığa çıkıyor.

Sümer’den başlayarak İlkçağda, Ortaçağda gelişen bütün devletçi güçlerinin en çok ordularını saldırttığı alan olmasına rağmen, Kürtlerin kabile-aşiret toplulukları olarak var olmaları ve yaşamaları, içten devletleşmeye fırsat vermedikleri gibi dıştan devletçi saldırılar karşısında da kendilerini koruyabilmiş olmaları çok büyük bir önem ve değer taşıyor. Yoksa yok olabilirlerdi. Soykırımdan geçebilirlerdi. Bu topraklarda soykırım yaşamış çok halk, topluluk vardır. Yok olmuşlardır. Egemenler tarafından ezilmiş, soykırıma tabi tutulmuş, katledilmiş, geri kalanları da eritilmiş olan çok sayıda topluluk vardır. Günümüzün 21. yy’ın da bile böyle durumların en çok bu alanda yaşandığı biliniyor.

O bakımdan tarih öyle kolay yaşanmış, dümdüz gerçekleşmiş bir süreç değildir. Çok büyük zorluklarla, savaşlarla, acılarla kan dökülerek yaşanmıştır. Bu saldırıların, savaşların en fazlası Kürdistan üzerinde olmuştur. Kürdistan hep bunun içinde hatta çoğu zaman ortasında kalmıştır. Kürt toplumu böyle bir savaş yaşamının içinde var olmuştur. Bütün bunlara rağmen varlığını koruyabilmiş olmasının büyük bir özgürlük tutumunun değer olduğunu bilmek lazım. Dolayısıyla da nasıl var olarak kalmış? Bu koşullarda varlığını nasıl korumuş? Kabile-aşiret toplulukları olarak nasıl yaşayabilmiş? Orduların katliamcı saldırıları karşısında kendisini bu kadar aşiret toplulukları olarak neye dayanarak, nasıl korumuş? İşte bunun nasılı önemlidir.

Toplum olarak kendisini koruyabilmiş olması önemlidir. Sadece İlkçağ ve Ortaçağda değil. Her ne kadar kapitalist modernitenin doğduğu zemin olmasa da, kapitalizmin dünya küresel hegemonik güç haline gelmesinde veya belirleyici olmasın da, yine Ortadoğu ve Kürdistan’ın konumu belirleyici olmuştur. Küresel hegemonik bir sistem haline gelmesi Ortadoğu’da yaşanan savaşla, Ortadoğu’nun paylaşılması, parçalanması, denetim altına almasıyla gerçekleşmiştir. Buna ‘Birinci Dünya Savaşı’ diyoruz.  Bu savaş 20.yy’ın ilk çeyreğinde tam yüz yıl önce yaşanmış bir savaştır. Ortadoğu böyle bir savaşla Kapitalizmin hegemonik güç haline gelmesinde fethettiği alan oluyor. Demek ki İlk ve Ortaçağdan geri kalan bir durum değildir.

Kapitalist Modernite sisteminin Ortadoğu’yu yeniden ele geçirmek için başlatmış olduğu yönelim Kürdistan’da merkezi otoritenin-imparatorluğun daha güçlü bir egemenlik kurmak için işgal seferleri yürüttüğü, Kürt beyliklerinin de bunlara karşı direnerek boydan boya Kürdistan’ın 150 yıla yayılan bir çatışmalı süreci yaşadığı bir dönem gerçekleşmiştir. Tarih gerçekten de Kürdistan’da-Mezopotamya’da işgalin, istilanın, yağmanın, talanın, büyük savaşların ve büyük saldırıların tarihidir.

Bu neden böyledir? Stratejik konumu gereği böyledir. Coğrafya açısından, zenginlik kaynakları bakımından, birde tarihsel değerleri bakımından böyledir. Buraya kutsal kitaplarda cennet bile deniliyor. İnsan ve toplum yaşamı için o kadar elverişli bir coğrafyadır. Bu tarzda bir iklime sahiptir. Zenginlik kaynakları bu denli fazladır. İnsan emeği bu coğrafyada çok fazla üretkendir. Birde insanın toplumsallaştığı, neolitik kadın devriminin veya tarım-köy toplumunun en çok geliştiği, kökleştiği, toplumsal birikiminin en fazla olduğu alandır. Bu anlamda hem sömürülecek değerler ve kaynaklar çok hem de toplumsal tarihin şekillendiği yer çoktur. Her egemenliğin kendisini insanın temsilcisi olarak göstermek istediği bu tarihe el koyması, fethetmesi gerekiyor ki söz konusu iddiasını sürdürebilsin, başkalarına kabul ettirebilsin, dinletebilsin! Öyle olmazsa kuru bir iddia olarak kalır. Kendisini ezelden gelen ve baştan beri var olan olarak göstermeli ki ebediyete kadar da var olacak bir güç biçiminde toplumlara kabul ettirebilen bir konumda bulunsun! Böyle bir tarihsel toplum merkezini ele geçiremezse burası alternatif bir merkez olma özelliğini hep taşır.

Bütün bunlar Kürdistan’a dönük işgal, istila ve katliam amaçlı saldırıların temel nedenleridir. Bu nedenlerin gereği de İlkçağında, Ortaçağında, en son kapitalist modernitenin dünya hegemon haline gelmesinin de Mezopotamya’da ve onun etrafındaki Ortadoğu’daki savaşla buranın ele geçirilmesi ve paylaşılması ile gerçekleştiğini ve tarihsel olayların bu biçimde yaşandığını biliyoruz. Buna göre bir savunma anlayışı, savunma tarzı vardır. Bu anlamda Kürt toplumunun devletleşmeyen ve devlet saldırıları karşısında yok olmayan durumunu özgür veya yarı özgür kabile-aşiret toplulukları olarak var olma ve yaşama konumunu değerlendirmek, anlamak lazım. Böyle olabilmek, bu tarzda kalabilmek büyük bir önem ve değer taşıyor. Özellikle demokratik toplum tarihi açısından, yine özgür toplumun öz savunma gerçeği açısından bunun ‘Nasılı’ ciddi önem ve değer taşıyor. Günümüz açısından da aydınlatıcı, önem arz eden oluyor. Özgür toplum olarak var olabilmek ve yaşayabilmek neyle nasıl mümkün olacak? Kölelik neyden ileri geliyor, nasıl gerçekleşiyor? Dolayısıyla bu köleleştirmeye karşı özgürce var olabilme nasıl gerçekleşecek? Bu insanlığın temel sorunu durumundadır.

Bizde hareket olarak böyle bir sorunun varlığından dolayı ortaya çıktık. Bu soruna çözüm arıyoruz. PKK’nin var oluşu ve çözüm aradığı temel sorununu bu biçimde ifade etmek, somutlaştırmak hiç de yanlış ya da hatalı değildir. Bu anlamda Kürt ve Kürdistan tarihi incelenmeye değer bir tarihtir. Demokratik toplum açısından öğretici derslerle dolu bir tarihtir. Buna göre araştırılmalı, incelenmeli, somut bilgiler açığa çıkartılmalıdır. Bu konuda eksiklikler çoktur. Şimdiye kadar yapılanlar azdır. Çünkü inkâr ve imha sistemi hatta baştan beri Mezopotamya’yı ele geçirebilmek için işgal ve istilayı yöneten devletçi sistemlerin bu tarihsel gerçekliği gizleme, yok etme, insanlığın bilincinden uzaklaştırma çabaları çok fazla ve sürekli var olmuştur. En son ulus-devlet sisteminin yasaklar getirdiği, her türlü değeri acımasızca, vahşice yok ettiği, yakıp-yıktığı bilinen bir gerçektir. Böyle olduğundan dolayı ortada çok fazla veri yoktur. Sonuçları kolay ortaya çıkmıyor. Hatta öyle bir tarihsel dönem yaşandı ki, tarihiyle ve bugünüyle bu toplum yok sayıldı, yok olarak görüldü. Dünyanın kendini öyle kandırdığı ve öyle yaşadığı bir dönemdir de.

 Çeşitli alanlarda gelişen demokratik eğilimlerin bu sistemi biraz zayıflatması ve kırmasıyla; daha çokta PKK öncülüğündeki direniş hareketinin giderek bu sistemi daha fazla darbelemesi ve parçalaması sonucunda bu halk dünyaya yeniden doğdu. Buna biz ‘Ulusal Diriliş’ diyoruz. Tarihsel değeri yeniden adım adım ortaya çıkmaya başladı. Araştırmalar, incelemeler, kazılar gelişti. Birçok tarihsel veri böyle bir mücadele sürecinde açığa çıkartıldı. Bu da hem Kürdistan tarihinin anlaşılması acısından önemli veriler sundu hem de insanlık tarihi açısından çok yeni değer ifade eden bilgilerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu süreç devam da ediyor. Tarihsel veriler biraz böyle açığa çıkıyor. Bu kadar tarihin en başat toplumu olması, Neolitik’den bu yana toplumsal yaşamın başat olarak kesintisiz sürüp gelişmiş bulunması karşısında ortaya çıkan veriler bulgular çok azdır, sınırlıdır. Tahrip edilerek tarihsel bilgileri yok edildiği, tarihsel bilincin zayıflatıldığı bir gerçektir.

Bu konuda yok etme, imha, yine yasaklama, gizleme, tarihin değerlerinin anlaşılmaması açısından çok uygulanan, herkesin hemen hemen hemfikir olduğu bütün devletçi güçlerin uyguladığı yöntemler olmuştur. Bugünde benzer durumlar sürüyor. Kürdistan için tarihsel araştırma inceleme yapmak zordur. Daha çok çaba istiyor, daha fazla yorumlama gerektiriyor, daha örgütlü ve ayrıntılı çalışmaya ihtiyaç duyuyor. Hazır olan yoktur, arayıp bulmak lazım. Bu da ancak örgütlü çabayla olur. Mutlaka böyle bir çabanın gösterilmesi, çalışmanın yapılması da gereklidir. Çünkü sadece Kürtler acısından değil, tarihsel toplum açısından önemlidir, bütün insanlık açısından önemlidir. Buradan çıkacak bilgiler sadece Kürlere hizmet eden güçlendiren bilgiler olmayacak, bütün insanlığı ve toplumsallığı güçlendirecektir.

Egemen güçler bunu engelliyorlar. Toplum karşıtı iktidar ve devletçi güçler zaten 5 bin yıldır bunu tahrip etmekle uğraştılar. Bugünde, daha fazla bilincin oluşmasını engellemek için her türlü çabayı yürütüyorlar. Demokratik toplum güçleri de bunun karşıtı olarak araştırma-inceleme yapmalılar. Daha yoğun çalışmalılar, daha çok yorumlayabilmeliler. Bu tarihsel değerleri ve gerçeklikleri açığa çıkarabilmeliler…

Köpekleri salmışlar ama taşları bağlayamazlar

Tarihin eski çağlarında, insanın eline bir taş almasıyla başladı büyük insanlık serüveni, bugün o taş ...

Yenilmezliğin Kültürel Sırrı

Küresel kapitalizmin bekçisi olan bir iktidarın saldırılarıyla yok olabilir mi bu güzel halk? Ne yapılırsa yapılsın bu halk yenilmedi, yenilmeyecek; çünkü ...

Şehriye kesen kadınlar oldukça

Bir yanda barikatlarda direnenler bir yanda şehriye kesenler; hem çelişki hem uyum! İkisi de yaşamı renksizliğe, sessizliğe, ahenksizliğe mahkûm eden, acıya, tekliğe boğan faşizme karşı bir ...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]