23/09/2017

Yeni anayasayı TOKİ’ci mimarlar, barajcılar ve tanklarla yapıyorlar

Saldırı büyüdükçe direniş de büyüyecektir. Saldırı büyüdükçe saflar daha çok netleşecek, faşizmin çıplak gerçekliği karşısında...

 

 

 

 

Şiyar Amed

Hasankeyf yalnız kalmasın!

AKP savaşının sunduğu fırsatla TBMM sessiz sedasız Hasankeyf’in ölüm fermanını onayladı. “Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi” ve belki duyarlı bazı kişiler dışında Hasankeyf’i kurtarmaya çalışan yokmuş gibi görünse de tüm direnişler birbiriyle bağlantılıdır diyerek umutlanıyoruz. Tüm saldırılar da birbiriyle bağlantılıdır. Örneğin DAİŞ bir yandan insanları, bir yandan kentleri ve tarihi değerleri imha ederken üst akıl görevini görenler bugün AKP ile aynı şeyi yapmaktadırlar.

Hasankeyf’in imhasına TBMM kendi Anayasasını çiğneyerek onay verdi. Bu kararın normalde Anayasa Mahkemesinden dönmesi gerekir. Çünkü bu karar Anayasa’ya ve uluslararası kültürel sözleşmelere aykırıdır. Fakat Sur’da, Cizre’de katliam yapmak, binaları yaralıların üstüne yıkmak, insanları yakmak da Anayasa’ya ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Ama yapılıyor. Yani Hasankeyf’in kaderi devletin elindeki hukuka, hele hele AKP insafına asla bırakılamaz.

Hasankeyf’i kurtarmak önemlidir çünkü Hasankeyf direnen ekolojinin sembolüdür!

“Savaşlarda köyler, kentler yıkılır, her şey yıkılır!” Normal midir yani? Ortada kabul edilmiş bir savaş yok, savaş hukuku da yok. Hasankeyf’i faşizmin karanlığında yok etmek istiyorlar.

“İnsanlar topluca katledilirken Hasankeyf’i kim düşünür? Sur’da, Cizre’de katliamlar yaşanırken tarihi-kültürel mekânların imhası kimin umurunda olur?” Böyle düşünenler vardır. Çok haksız da sayılmazlar fakat savaşa karşı direnişin sebebi de zaten tarih ve kültürün korunması değil midir?

Her şeyi taş yığını olarak görenlerin gözünde insanın da bir önemi yoktur ki Hasankeyf’in önemi olsun!

12 bin yıllık bir insanlık mirası olan Hasankeyf için büyük savaşları göze almaya değer. Bunun için sayısız sebep vardır.

Türkiye’nin mevcut enerji kapasitesine %3’lük bir ekleme yapmak adına Hasankeyf yok ediliyor. Ardındaki kültürel soykırım mantığı iyi anlaşılmalı, Dicle nehri boyunca düşürülecek domino taşlarının ilki gibi görülmeli ve tüm ekolojik hedefler adına korunmalıdır.

TBMM’nin Hasankeyf kararı, öz yönetimin hayati önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Hasankeyf’i de kurtaracak olan öz yönetim direnişidir.

 

Ne Asker-polis ne de TOKİ Sur’un Hâkimi Olamayacak!

Kentler tanklarla vurulurken, binalar yıkılırken, her gün onlarca insan katledilirken TOKİ akbabalar misali iş başındadır.

Hükümet kentleri yeniden inşa edecekmiş! Önce yık sonra inşa et! Fırsatını bulurlarsa kentin tarihsel-kültürel kimliğini tümüyle yok edecek, toplumsal psikolojiyi-her türlü dayanışma ruhunu çökertecek imar ve mimari planlarını da hayata geçirirler. Asıl hedefleri budur.

Halkı kandırarak “uzlaşma” yoluyla başaramayınca savaş yoluyla TOKİ evlerine arazi açıyorlar. TOKİ adı fazla deşifre olunca Sit Alanı adıyla kamuflajlı saldırı gerçekleştiriyorlar. Yeni Anayasayı nasıl yapacakları anlaşıldı. Mecliste uzlaşma komisyonu kurmaları göstermeliktir; Anayasa TOKİ mimarlarına yaptırılıyor, tanklar eşliğinde! Bir Roma İmparatoru emir vermiş: “Mimarları toplayın Anayasa yapacağız!” Görkemli devasa binalar ve diktatörlük: İşte Anayasa! Bugünkü sarayla bağlantısı anlaşılmaz değildir. Ve elbette halkın öz mekânlarının yıkılması da diktatörlüğün gereğidir.

Zenübya bunu erkenden anlamıştı. Kendi güzelliğiyle özdeşleşen kenti Palmira yakılıp yıkılınca diğer bazı kraliçeler gibi Roma’da onursuzca yaşamayı değil yaşamına son vermeyi tercih etmişti.

Romanınkinden geri kalmayan bir vahşetle kentlerimize saldırıyorlar. Kürdün, Ermeni’nin, Süryani’nin, Ezidi’nin tüm soykırımları aşıp gelen neleri kalmışsa yok edilmelidir; Hasankeyf gibi, Sur gibi, Cizre gibi…

İŞİD Kobani’ye girdi ama kalamadı. Kentin önemli bir bölümü yıkılsa da insanlık onuru korundu. Sur, Cizre, Silopi veya diğer Kürt kentlerinin kaderinde yenilgi yoktur. Soykırıma karşı direnen bir halkın kaderini direniş ruhu belirler. Savaşın saldırganlık düzeyi değil. Bunu anlamayan rejimin kentlerimizi uçaklarla vurması an meselesidir. Ama saldırı büyüdükçe direniş de büyüyecektir. Saldırı büyüdükçe saflar daha çok netleşecek, faşizmin çıplak gerçekliği karşısında onu yenecek büyük toplumsal cephe oluşacaktır.

Amed demek Sur demektir! Tarihi ve kültürel olarak Amed’in yaşadığı yer Sur İçi’dir. Devletin bu kadar yoğun saldırması, helikopter, tank, top kullanmasının bir sebebi de tarihi tüm yapıları imha etmektir. Dünyada eşi benzeri olmayan yapılar faşizmin karanlığında yok edilmek istenmektedir. Sayıları ne onlarca ne yüzlercedir; kentin tümü adeta bir açık hava müzesi gibidir. Hiçbir zaman unutulmayacak ki Tahir Elçi Dört Ayaklı Minarenin önünde bu tarihi, bu kültürü korumak için direnirken vuruldu. Ve Cizre’ liydi!

Sur tarihtir, yenilmez bir kültürdür fakat nüfus yoğunluğu ve direniş potansiyeli esasen Bağlar’dadır. Bağlar’ı uçaklarla vursalar da yurtsever halkını sindiremezler. Bağlar’ın da sokakları dardır; henüz havadan vurulmadan Amed’in tümünü “ÖZGÜRLÜK KENTİ” olarak ilan etmenin zamanı geldi. Şimdi oraya doğru gidiliyor.

 

Sur’un Öz savunma gücü Pêxwas’lardı, şimdi YPS gibi ideolojik donanımlı bir güç

“Bir varmış bir yokmuş/Yılan yokmuş, akrep yokmuş/Sırtlan yokmuş, çakal yokmuş/Ne yabani köpek varmış, ne de kurt/Ne korku varmış, ne de dehşet/İnsanın rakibi yokmuş…”

Sur’da bir zamanlar zulüm yoktu, karakol yoktu, devlet yoktu. Toplumun güvenliği öz evlatlarına emanetti, yani Pêxwaslara:

Onlar örgütlüydü ve ortak ilkeleri vardı. Mahalleyi yukarıdan gören damlarda oturur, güvercin besler, olaylara müdahale haricinde kimseye dokunmaz, kimse de onlara dokunamazdı. Kentin koruyucu tanrıçası Star’a inanır, her sene kenarları yıldız şeklinde oyulmuş karpuz içinde mum yakıp Dicle nehrine bırakarak tanrıçaya bağlılıklarını ifade eder, şükranlarını sunarlardı.

Sur’u fethetmek için Pêxwas gücünü dağıttılar. Ama başaramadılar. Oraya genelev kurdular olmadı; Kontraları, arazi mafyasını, fuhuşu, uyuşturucuyu soktular olmadı; kendilerine bağlı Romenleri getirdiler olmadı; Kentin bitişik nizamı ve dar sokakları komşuluk kültürünü, ortak yaşamı canlı tuttuğu gibi savunmayı da kolaylaştırdı. Son çare olarak TOKİ’ye başvurdular. Mesele sadece evleri, sokakları değiştirmek değildi; bir tarihe, bir yaşam kültürüne saldırıydı söz konusu olan. Daha önce alicengiz oyunları nedeniyle iki mahalle TOKİ’ye kaptırıldıysa da Sur yine direnmeyi sürdürdü.

Saldırılar sınır tanımaz hale gelince YPS devreye girdi. Demokratik özgürlükçü felsefesi, politik donanımı ve savunma gücüyle YPS ve kadın gücü olan YPS-JIN halkın bağrından çıkmış öz savunma gücüdür. Başarısı da buradan gelmektedir. Onlar Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgür yaşam felsefesiyle büyümüş; ölüme değil yaşama, intihara değil zafere yürüyorlar.

 

Cizre’nin çocukları gibisi dünyada yoktur!

 “Zaman zaman bu dünyada bir adam kalkar şişinerek, işte buradayım der. Kısa bir düş boyunca sürer zaferi. Ölüm gelmiştir bile ve işte buradayım der!” (Ö.Hayyam)

Hayyam’ın sözü bu sıralar en çok Erdoğan’a uyuyor. Cizre’nin çocukları ne Erdoğan’ı ne de ölümü dinliyor.

Ölüme bile neşeyle kafa tutan çocuklardır onlar. Ölüm onlardan uzak olsun!

Yaşam sevinçleriyle ele avuca sığmayan Cizre’nin çocukları adeta genetik olarak özgürlüğe kodlanmışlar.

Cizre denilince Nebi Nuh, Mem u Zin, Bırca Belek ve daha birçok tarihi-kültürel değer akla gelir. Fakat Cizrelilere sorulsa en büyük fark Cizre’nin çocuklarıdır derler. Cizre kadim bir kültür kentidir; ruhunu Cudi’den alan bir direniş ve sanat kentidir. Çocukları da direnişin ve sanatın çocuklarıdır, bu yüzden yenilmezler.

Yeni nesil özgürlüğü müjdeliyor; bu yüzden soykırım rejimi bu savaşı baştan kaybetmiş durumdadır. Onlar devlete, AKP’ye umut bağlamayan, kendi kaderini kendisi çizenlerdir.

Mahkeme Cizre’de panzerin ezerek katlettiği Yahya Menekşe’yi suçlu buldu: “Kendini panzerin önüne atmasaydı!” 1994 yılında Buca cezaevinde 80 kişiye işkence yapılmış ve doktor raporlarıyla kanıtlanmıştı. Mahkeme işkencecileri değil tutsakları suçlu bulmuştu: “Kendilerini duvarlara vurarak yaraladıkları anlaşılmıştır!” Mahkemelerde değişen bir şey yok. Ferman bellidir. Devlette ve hükümette de değişen bir şey yok: “sivil-yaralı fark etmez, Cizre’de olmasalardı!” Öz yönetim direnişi işte bu yüzden ölümüne sürdürülüyor.

 

“Çöktürme” planı DAİŞ saldırılarıyla başlatıldı, Öz Yönetim direnişiyle kırılacaktır

AKP destekli DAİŞ adıyla uygulanan vahşet internet üzerinden tüm dünyada gösterime sunulurken amaçları insanlığı ruhen çökertmekti. AKP şimdi Kuzey Kürdistan halkına karşı aynı çöktürme planını devreye koymuş bulunuyor. Planda uçakların kullanımı da var. Savaş simülasyonu dedikleri belgede uçak bombardımanı da var; fakat esasen belgede uçakların olup olmamasının önemi yok, gidişat zaten bunu gösteriyor. Milyonları bulan kitlesel göçleri hedefliyorlar. Bunun için tıpkı DAİŞ gibi dehşet stratejilerini uyguluyorlar.

Direniş ruhunu sindirmeye güçleri yetmiyor. Bu nedenle ellerindeki tüm olanakları kullanıyorlar. Katliamları ve kentlerdeki yıkımları tıpkı DAİŞ gibi bir şekilde basına yansıtıyorlar. Korku salmak istiyorlar. Çünkü tüm kentler, direnen tüm Kürtler ve insanlık hedeftedir. Yaptıkları zulmü yansıtmadan “dehşet mesajı” veremeyecekler. Bu nedenle katliamlarını gizlerken bile dehşetin saçılmasına özen gösteriyorlar.

Fakat hesaplamadıkları şey Miloseviç gibi bir gün yargılanmalarıdır. Tüm diktatörler kendilerini yenilmez sanır! Tarih diktatörlerin değil halkların yenilmezliğinin kanıtlarıyla doludur.

 

“Diyalog söylencesi” miadını doldurdu çözüm Öz Yönetim direnişindedir

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan barışın asgari koşulunun demokratik özerkliğin kabulü olduğunu ifade etmişti. Halkın öz yönetim hakkının tanınmadığı koşullarda devletle tek bir ilişki kalır: Savaş ve direniş ilişkisi! Şu anda yaşanan da budur.

Bu ortamda yeni bir Anayasa yapılamayacağı belli olsa da AKP 12 Eylül Anayasasının bile tanımadığı yetkileri Erdoğan’a tanıyacak bir Anayasa peşindedir; karşılığında Kürtlerin büyük bedellerle elde ettikleri tüm kazanımlar yok edilecek! Bunun için öz yönetimleri tanımayıp halka karşı savaş açmış durumdadırlar. Devletle başka bir ilişki zemini kalmamıştır. Aklıselim herkes elbette diyalogdan ve barışçıl çözümden yanadır. Fakat AKP için diyalogun anlamı “kamu diplomasisinden” öteye geçmemiş, oyalama ve aldatma dışında işlev görmemiştir. “Diyalog” maskesi düşen AKP’nin faşizan zihniyeti ortadadır; buna karşı direnmekten daha meşru ne olabilir ki?

Hasankeyf’i sulara gömen, Sur ve Cizre’de olduğu gibi katliamlar yapan bir devlet ve hükümete karşı direnmekten daha onurlu bir duruş ve yaşam yolu yoktur. Ayrıca bugünkü AKP’nin duruşu direnişin başarısına hayli büyük zemin veriyor. Her yere saldıran AKP, kuzu görünümünde olduğu kadar tehlike arz etmiyor; direniş daha fazla halka yayıldıkça bunun önemi görülecektir.

AKP devletlerarası komplo güçlerinin emrinde savaş saldırılarını tırmandırırken halkımız da direnişi sonuca götürecek yönteme kavuşmuş bulunuyor: Öz yönetim direnişi! 

15 Şubat Komplosunun yenilenmiş şekli olan 1 Kasım darbesi ve “çöktürme” planı öz yönetim direnişiyle yenilgiye uğratılabilir.

Özgürlük de herhangi bir direnişle değil öz yönetim direnişiyle kazanılacaktır. Kazanacak olan sadece Kürtler değil tüm halklar, inançlar ve demokrasidir.

 

 

Köpekleri salmışlar ama taşları bağlayamazlar

Tarihin eski çağlarında, insanın eline bir taş almasıyla başladı büyük insanlık serüveni, bugün o taş ...

Yenilmezliğin Kültürel Sırrı

Küresel kapitalizmin bekçisi olan bir iktidarın saldırılarıyla yok olabilir mi bu güzel halk? Ne yapılırsa yapılsın bu halk yenilmedi, yenilmeyecek; çünkü ...

Kürdistan’da Devletçi-İktidar Sistemine Karşı Demokratik-Komünal Toplum Direnişi

Tarih öyle kolay yaşanmış, dümdüz gerçekleşmiş bir süreç değildir. Çok büyük zorluklarla, savaşlarla, acılarla kan dökülerek yaşanmıştır. Bu saldırıların, savaşların en fazlası Kürdistan üzerinde olmuştur...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]