24/11/2017

Hakikat ve İnsan

Sevgi bir keşif eylemi, sevgi bir keşif olayıdır. Peki, kendini tanıma, kendini keşfetme, kendindeki evrensel gerçekliği, dili bilme, bunlar önemlidir...

 

 

 

 

A.Haydar KAYTAN

‘’İnsan bir mikro-kozmostur” deniliyor. Önder Apo’nun deyişiyle, “Kuantum evreni yasaları işliyor. Ama aynı zamanda insan makro-kozmos evrenin özelliklerini de kendisinde barındırıyor. Dolayısıyla her iki evrenin ortasında duran bir varlık oluyor. O açıdan da evreni ve kuantumu tanımak, bu çerçevede hakikati çözmek istiyorsan öncelikle insanı çöz” deniyor.

İnsandan hareket etmek, insandan yola çıkmak önemlidir. Bunun kendini bilmekle bağlantısı var, zaten kendini bilmek budur. Sonuçta herkes, hepimiz kendimizi öyle tarif ediyoruz. İnsan olarak tanımlıyoruz kendimizi. İnsanı tanımak, aynı zamanda kendimizi tanımaktır. Kendimizden yola çıkarak kendimizi tanımak, evreni tanımaktır. Evrensel olanı, doğal olanı tanıyoruz. Hakikatin bilgisine, bilincine ulaşıyoruz, ona varıyoruz.

Bunlar sözle ifade edilebilir, ama pratik olarak nasıl işliyor? Kendini tanıma konusunda ciddi bir çaba var mıdır? Aslında özde kendini tanıma denilen şey nedir? Kendimizde neyi tanıyacağız? Kendimizde fark etmek istediğimiz şey nedir? Farkındalık dediğimiz şeyle neyi anlatmaya çalışıyoruz? Bunun özgürlükle bağlantısı nedir? Kendini tanıma, kendini bilmedir. Tamam da bazı arkadaşlar şunu söyleyebilir, “ben kendimi biliyorum.” Zaten bir arkadaşa “işte sen istersen şöyle şunu yapabilirsin, bunu yapabilirsin…” dediğinizde “Fuat arkadaş bırak, sen beni benden daha iyi mi tanıyorsun, ben kendimi tanıyorum, ben buyum, benden bu kadar. Benden ne sap çıkar ne saman…” diyebiliyor. Bu dili bile kullanıyor. Bu anlama gelebilecek şeyler söylüyor.

Bu tarzda “ben buyum” demek, Hakkı Bulut’un “Hor görme garibim, ben köylüyüm arkadaş” demesi gibidir. Arabesk hal, aslında içselleşmiş köleliktir. Kendini bilmekten, tanımaktan kaçmanın bir yolu da budur. İlgi duymuyorsun, “boş ver, böyle gelmiş, böyle gider” diyorsun. İlgisizliğin kaynağında bu var. Sevgi ilgiyle başlıyor, merak etmekle başlıyor. İlgi ve merak sevginin kaynağını oluşturuyor. Birine ilgi duymazsan, onu sevemezsin. İlgi duymak, merak etmek de onu tanımayla bağlantılıdır. Tanımadığın bir şeyi sevebilir misin? Hiç görmemişsin, tanımamışsın, duymamışsın. İnsan bir de çoğunlukla tanımadığı bir şeyden korkar. Tanıdıkça sever.

Sevgi bir keşif eylemi, sevgi bir keşif olayıdır. Peki, kendini tanıma, kendini keşfetme, kendindeki evrensel gerçekliği, dili bilme, bunlar önemlidir. Ancak bunlara ilgi duyulmuyor. Aşk hakikati ifade eden bir kavram, ama aşk deyince ilk çağrışım nedir? Farklı cinsler arasındaki ilgi-ilişki için  çoğunlukla kadın-erkek ilişkisi olarak anlaşılır, oradaki sevgi çok da böyle değildir. Önder Apo aşkı tanımladı. “Aşk, evrenin oluşum dilinden duyulan büyük heyecandır” dedi. O zaman evrenin oluşum dili nedir? Bunun insanla bağlantısı nedir? Bu oluşum dilini nerden çözüyorsun, nereden bakarak, nerede çözüyorsun? Evrenin bütün unsurları arasındaki ilişki nedir? Tamamlama ilişkisi ne demektir? Ki bütünlük, tamamlayıcılık ilkesi tam da aşkın kendisi değil midir? Aşk bir tamamlama ilişkisi değil midir?

Aşk o zaman evrenin bütün unsurları arasındaki ilişkidir. Böylesine bir ilişki var. Günümüzde aşk o kadar kirletilmiş ki kirli bir sözcüğe dönüşmüş. Cinsiyetçiliğin bu kadar kışkırtıldığı, hortlatıldığı, egemen kılındığı bir dünyada, iki insanın birbirlerinin adını bile öğrenmeden geçirdikleri birkaç saatlik birliktelikteki ilişki biçimlerine aşk deniliyor, adını bile sormuyor. Oysa durum böyle değil, biraz daha farklıydı, belli bir düzey vardı.

Özgürlük, Örgütlü Eylem Duruşudur

Kendini bilmek nedir? Kişi kendini bilmekle neyi açığa çıkarmak istiyor? Özgürlük eylemi nedir? Bilmek özgürlüktür, özgürlüğün kendisi anlamaktır. O zaman bilmek, anlamak dediğimiz şey, onun özgürlükle bağı nasıl somutlaştırılabilir? Nasıl özgürleşeceğiz ve nasıl özgürleştireceğiz? Bunun tabii ki toplumsallıkla bağı var. Bir de özgürlük bir eylem duruşu, bir hareket halidir. Yerinde durarak özgürlükten söz edemezsin, durduğun an özgürlüğün bittiği andır. Özgürlük bir eylem hali, sürekli bir hareketlilik, canlılık ve dinamizm halidir. Örgütlü eylem duruşudur. Bu yoksa o zaman özgürlük yoktur.

Futbol takımlarının maçlarında bile slogan olarak tribünlerde durur. “Sevgi eylem gerektirir” denir. Sevgi bir eylemlilik hali, aşk bir eylemlilik durumu, özgürlük aşk ilişkisidir. Peki, o zaman özgür yaşam nedir? Bu varlığın dilini anlamaya bağlı, evrenin oluşum dilini anlamaya bağlıdır. Bir örnek vermek istiyorum. Bizde böyle ilgi ve merakta muazzam bir zayıflık var. Aslında yaşam mucizelerle doludur. Yaşamın kendisi başlı başına mucizedir. Her gün, her an sende bir mucize gerçekleşir, ama sen bunun farkında değilsindir. Kendi bedenine, kendi varlığına bile lakaytsın. Ruh-beden ilişkisi boyutuyla ele alındığında, aslında egemen olan ruhtur. Descartes’ın keskin ruh-beden ayrımı vardır. Ruh ayrıdır, beden bir nesnedir diyor. İlgi iki biçimde olabilir. Bedenine ya bir gecekondu gibi yaklaşırsın ya da böyle tersinden bir köşk gibi ele alabilirsin. Ruhunun içerisinde hareket ettiği şey denir, sistem öyle yaklaşıyor. Zaten diyor ki, “ruh ayrı beden ayrıdır.” Beden nesnedir. Sonuçta senin ruhunun içinde barındığı evdir. Evini istediğin gibi döşeyebilirsin, istediğin gibi bakımını yapabilirsin, istediğin gibi sistemini değiştirebilirsin, dizayn edebilirsin. Zaten bunu da yapıyorlar, bu da zaten buradan kaynaklanıyor. O keskin ruh-beden ayrımından kaynaklanıyor, ama kimse bunun farkında değil, günlük olarak pozitivizm uygulanıyor.

Bizim gerillada bunlar yok, ama sistemde vardır. Modanın kendisi bile bir bakış açısından kaynaklanır. Keskin ruh-beden ayrımından kaynaklanır. Bedenin, senin ruhunun evidir. Bu doğru mudur? Beden nerede başlıyor, ruh nerede bitiyor belli midir? Bir de bedene bu tarzda nesne muamelesi yapmak doğru mudur? Eğer ruh bedenin içindeyse, o zaman daha kapsayıcı olan bedendir, niye bedeni bu kadar aşağılıyorsun ki? Bedenini niye bir nesne yerine koyuyorsun ve üzerinde istediğin her türlü işlemi yapıyorsun. Bu doğru değil. Kısacası “hakikat bütündür” ilkesi büyük önem taşıyor. Bizde o noktada çok net parçalanmalar var, parçalama çok esastır.

Önderlik estetikten söz ediyor. Nedir estetik? Güzellik nasıl bir şey, güzellik nedir? Güzellik eylemle, yaratıcılıkla ilgili bir şeydir. Biçimle ilgili değildir. Bir biçim boyutu var, ama biçimle ilgili bir şey değildir. Fiziğe bakarak mı güzelliği tanıyacağız? Zekâyla güzellik bağlantısı daha çarpıcı değil midir? Önderlik Atina Savunmasında şunu söylüyor. “Zeki olan güzeldir, güzel olan zeki olmak zorundadır.” Zekâyla güzellik arasında bağ kuruyor ve daha başka bir şey söyledi. Güzelleşmeyi nerede aradı? “Savaşan özgürleşir, özgürleşen güzelleşir, güzelleşen sevilir” dedi. Demek ki güzelleşmek, savaşmak, mücadele etmek eylemle bağlantılıdır. Eylem de amaçlı olmayı içerir. O eylem içerisinde yaratıcılığı barındırır, sanatsallığı barındırır.

Güzelliğin biraz da aslında tarzla ilişkisi var. Eyleminizdeki sanatsal yandır, sanatsal boyuttur, yaratıcı boyuttur. Ama böyle bir yaklaşımımız yok. Bizde bazen arkadaşlar tepki gösterirler. Fakat bakıyorum dağ apayrıdır, ama legal alan çok daha farklıdır. Ben legal alandaki arkadaşlara baktığım zaman, hangisi modernist ise “bu bizim kadrodur” diyorum. Kim ki anti-modernisttir “bu bizim yurtseverdir” diyorum. Bizim yurtseverler daha fazla sisteme karşıdır. Ama bizim kadrolar sistem içidir. Biçimiyle sistem içidir, modayı izliyor. Bizim bir arkadaş diyor ki,  “eylem açıklaması yapıyorlar, eyleme çağrı yapıyorlar. Sen onların görünüşlerine baktığın zaman, bu eyleme mi gidecek yoksa podyuma mı çıkacak çok belli olmuyor. Havası podyuma çıkma havasıdır” biçiminde değerlendiriyordu. İşte bu bir örnektir. Bu dehşet verici bir olaydır, sadelik yoktur. Yine “etik-estetik” kavramları önemlidir. Bunların hepsi hakikatle bağlantılıdır. Hakikati inşa ediyorsun, inşada daima estetik gereklidir.

İşin güzellik boyutu önemlidir. Her inşa, her yaratma eylemi daima güzellik kavramıyla doğrudan bağlantılı, hakikat doğrulukla ilgilidir. Ama yaşamı bir bütün olarak ele aldığın zaman bu yetmez. İyilik, güzellik, doğruluk ve özgürlüğü, bu dört eğilimi birden hakikatin içinde, bir bütün olarak temsilini sağlayacaksın. Bu dört unsur yaşamın içinde temsilini bulacak. İçinde güzellik, özgürlük, doğruluk, iyilik olacak. Peki, iyi olan nedir, iyilik neyle ilgilidir? Ahlakilikle ilgilidir. İyi-kötü ikilemi ve güzellik-çirkinlik neyle ilgilidir? Estetik ve yaratıcılıkla ilgilidir, sanatsallıkla ilgilidir. Yaratıcılık veya sanat hep güzel olanın arayışını ifade eder, sanat biraz da güzellik arayışıdır. Doğruluk hakikatin özüdür. Özgürlük zaten anlamın kendisidir, yaşamın anlamıdır. Bunlar arasında bütünlük olmalıdır.

Biz 70’lerde ağırlıklı olarak köylere gidip halkın içinde propaganda yapıyorduk. Kentlerde de çalışmalarımız devam ediyordu ancak 77’den başlayarak köylerde çalışmayı esas aldık. Bir köye gidiyorduk. Köylüler normalde çalışma halinde olan insanlardır. Köyde kahve yoktur. Köy demek çalışmak demektir, köyde işsiz insan yoktur. Çocuklar bile keçilere kuzulara giderler, bostanları korurlar. Bu anlamıyla köyde çocuklar bile işsiz değildir. Köylülerin işi yoğundur ve biz de gidiyorduk, işlerine katılıyorduk. İşte tarla biçiyorsa biz onunla beraber orak alıp tarla biçiyorduk ya da arazide ot biçiyorsa biz de ot biçiyorduk. Yaprak kesiyorsa kendisiyle birlikte yaprak kesiyorduk. Dam yapıyor ve düzeltiyorsa, o çalışmasına katılıyorduk. Zaten o çalışmaya katılabilmen için bile, biçiminin ona uygun olması lazım. İster kadın olsun ister erkek, biçimin ona uygun olmak durumundadır.

Bizim arkadaşlarımızın giyim kuşamına bakalım. Gitsin ot biçsin, biçebilir mi! Biçemez, eğilmesi bile mümkün değildir. O pantolonla ve gömlekle, bilmem neyle hiçbir şey yapamazsın, eğilemezsin. Bir köylünün yanında eğilemezsin. Demek ki, o giyim kuşam eyleme göre bile değildir. Köylü rahat hareket etmek için geniş elbise giyer, şalvar olmazsa orak biçemez. Köylü yaratıcıdır, onun da estetiği odur. Şalvar giydiğinde daha fazla rahat hareket ediyor. Ben diyordum “Kürtler rahatına düşkündür.” Bizim gerillanın elbisesi bile öyledir, geniştir. Çok rahat hareket ediyorsun, seni sıkmıyor, çalışmanı kolaylaştırıyor.

Bizde şu vardır, zihniyetin ve onu pratikleştirme arzun, tutkun senin biçimini koşullandırır. Hiç farkında olmadan bunu yaparsın. Ama burada çok fazla işin içinde pratik olmadığı için, çok fazla halkla iç içe, emekçilerle iç içe, emekle iç içe bir yaşam tarzı olmadığı için, giyim-kuşam insanların umurunda bile değildir. O ancak kentin en işlek mahallelerinin giyim kuşamı olur, onun dışına çıkmaz. Emekten uzaklık, çalışmadan uzaklık belirgindir. İnsanlar çalışmıyorlar. Zaten köye gidiş yoktur.

Neolitik toplumdan söz ediyoruz, buna kır toplumu da diyoruz. Aslında hakikatin içinde var olduğu toplum, kendi hakikatine uygun yaşayan toplumdur. Neolitik topluma saldırı yapıldığı ve neolitik toplum geriletildiği oranda, hakikat aşındırıldı ve hakikat kaybolmaya başladı. Kır toplumu hakikatin bulunduğu toplumdur. Önderlik, “ben olsaydım kırdan başlardım, köyden başlardım…” dedi. Peki, bizim şu anda herhangi bir köyde çalışmamız var mıdır? Yoktur. Bu durumdan şikâyetçiyiz. Ben bakıyorum, bana çok tuhaf geliyor. Diyorum ki, bu kadar da halka yabancılaşma olamaz.

Halka baktığın zaman onda da bir yabancılık görüyorsun, köylüde de bir yabancılık var. İnsanlar geldiklerinde görebiliyoruz. Dersim’in bazı köylerini örnek verebilirim, köylükle bir alakası kalmamış. Hatta Gever gibi bir yerde bile, köylülerin köylülükle fazla bir alakası kalmamış. Kapitalizm, modernist yaşam her yere girmiş, her yeri olumsuz etkiliyor ve insanı öncelikle toplumsal yaşamdan koparıyor. Ahlaki ölçüleri zayıflatıyor, bireyciliği, bencilliği geliştiriyor, kendine göreliği geliştiriyor. Ondan sonra bütün bunlar gelişince de, toplumda çürüme ve her türlü yozluk başlıyor

Şöyle ifade edebilirim: 75-76’da Dersim merkeze baktığım zaman, burada 5 bin insan varsa, 5 bin tane iblis var diyordum. O kent bana o kadar karışık gelirdi. Dersim ilginçtir, böyle çıkarsınız yukarıya doğru, köylere giden yollar vardır, o yolları gördüğüm zaman sömürgecilik aşağıda kaldı diyordum. Bundan sonrası özgürlük alanıdır, köylere gittiğin zaman özgürleşiyorsun. Dersim’in öyle bir havası vardı. Bu bir hissetme durumudur. Bir sosyal tahlil yorumu, analiz değildir. Hissediyordum. “Sömürgecilik aşağıda kaldı” diyordum. Kent uygarlığın hâkimiyet yeridir. Artık bu çok nettir. Kır ise demokratik uygarlığın merkezidir. Bu çok doğal ve bunu hissetmek çok büyük bir gelişmeyi ifade etmiyor, ama doğru bir şey oluyor. Kente bizim ilgimiz çok zayıftı. Zaten “posa yaşamın peşine düşmek” eşittir, gözünü kent yaşamına dikmektir. Bu kenti karalama ya da aşağılama değil, elbette biz kenti ortadan kaldıramayız. Hatta kentin lehte sayılabilecek epey olumlu yanları da var, ama mevcut durumuyla kent tabii ki sistemin egemenlik merkezidir ve insanlığın bittiği yerdir.

Ahlak önemlidir, toplumun ayrılmaz özelliği ahlak ve politikadır. Ahlak yaşamın bütün alanlarını kurala bağlamak anlamına geliyor. Özellikle de cinsellik alanı daha ilk andan itibaren var. Eskiden hep yanlış algılar vardı, doğal toplumdan söz edilirken cinsellik serbest deniyordu. Orada tam tersi söz konusudur. Cinsellik çok ciddi kurallara bağlanıyor. Bazı klanlar vardır iç evlilikler yasaktır. “Ekzogami, endogami” denir, klan içi evlilik, klan dışı evliliktir. Bazı ilişkiler yasaktır, günahtır ve o bugüne dek sürer gelir. Ben hayatımda özellikle de Kürdistan’da bazı şeyleri hiç duymadım, anlamıyordum da, bilmiyordum da. Üniversiteye girdiğimde bazı şeyleri duydum.

Yine bana çok acı veren bir olay var, arkadaşlar anlatıyorlardı. “Büyük bir kentin yan sokağına saparsın, 14 yaşındaki kız çocukları var, erkeğin arkasına takılıyor, 50 lira ver yeter” diyor. 50 liraya bedenini satıyor, bu kadar çürüme var. Burada refleks başlar, tavır alma başlar. Şunu diyebilirsiniz, savaş bu tür şeyleri ortaya çıkarır. Olabilir, katılıyorum. Savaşın başladığı yerlerde hep bu tür şeyler oluyor. Çürüme çok fazladır. Bu, İran İslam rejiminin kurulduğu süreçlerde bile İran’da dehşet vericiydi. Ama İran bile başlangıçta eğitimci davrandı. O insanları rehabilite etmeye çalıştı, yeniden topluma kazanmaya çalıştı.

Toplumu savunmak nedir, kadını savunmak nedir, insanı savunmak nedir? Bunlar çok önemlidir. Michel Foucault’nun “Toplumu Savunmak” adlı bir kitabı var. Önderlik de özellikte o kitabın okunmasını istedi. Bizim toplumu savunmamız gerekiyor. Peki, toplum neyle savunulabilir? Bunlar önemli. Bu çerçevede burada anlatmaya çalıştığım şey nedir? Biz toplumsal inşadan söz ediyoruz, ama beri yanda bırakın toplumsal inşayı, tersi durum var. Toplumsal çözülme, toplumsal çürüme var. İşte toplumsal inşa öncelikle bu çürümeyle mücadeleyi de anlatır, gerçeği budur.

Hatta bu konuda daha değişik savunma biçimleri vardır. Bu konuda Önderliğin harika değerlendirmeler var, insanın ufkunu açıyor. “Kadını biyolojik farklılığı olan bir cins olarak algılamak, anlamak toplumsal gerçeklik konusunda körlüğün temel etkenlerin başında gelmektedir. Cinsiyet farklılığı, kendi başına hiçbir sorunun, toplumsal sorunun nedeni olamaz. Evrende her zerredeki ikilem, nasıl hiçbir varlıkta sorun olarak ele alınmazsa, insan varlığındaki ikilem de sorun olarak işlenemez. Varlık neden ikilemlidir sorusuna verilecek cevap ancak felsefi olabilir. Ontolojik çözümleme bu soruya yanıt arayabilir. Benim cevabım şudur: Varlık ikilem dışında başka türlü gerçekleşemez. Bu sadece kadın ve erkek için değil, tüm varlık için böyledir. İkilem, var oluşu mümkün kılan tarzdır. Kadın ve erkek mevcut haliyle olmayıp eşeysiz olsalar bile, bu ikilimden kurtulamazlar.” Bazen sapma oluyor. Görünürde bir erkek, ama bedeninde bir kadın var ya da tersi oluyor. Bir kadın, ama bedeninde bir erkek var. İkisini birlikte barındırıyor. Çift ikilem. Tektir ama ikilemden kurtulamıyor, zaten sapma da bu oluyor. Sapma esasta budur. Diyor ki, “çift cinslilik denilen olay da budur.’’ Şaşırmamak gerekiyor, fakat ikilemler hep farklılaşmaya eğilimlidir. Evrensel zekâya kanıt bu ikilemde aranabilir. İkilemler aynılaşırsa, var oluş gerçekleşemez. Örneğin iki kadın, iki erkekle toplumsal varlığın üreme sorunu çözülemez. Dolayısıyla niçin kadın ya da erkek sorusunun değeri yoktur veya bu soruya ille cevap aranacaksa ‘’evren böyle oluşmak zorundadır, eğilimindedir, aklındadır, arzusundadır, durumundadır’’ demek gerekiyor.

Bazı eğilimler “Hayır siz niye cinsiyetleri ikilemlere bağlıyorsunuz? Cinsiyet ikilemli değildir, çokludur. Sağlıksız olan bu durumdur, asıl sağlıklı olan cinsiyetin sınırlandırılamayacağıdır. Cinsiyet sınırlandırılamaz. Gey, lezbiyen, transseksüel, biseksüel, heteroseksüel var, sınır koyamazsınız” diyorlar. Şu anda bizim içimizde, bizim ortamımızda bunları savunanlar var. Buna karşı ciddi bir tepki yoktur. Ben Önderliğin değerlendirmelerini biliyorum, size savunmalardan örnekler de verebilirim. O kadar net örnekler verebilirim. “Varlığın ikilem dışında başka türlü var oluşu gerçekleşemez, zaten hakikat bu demektir. Hakikat buna ulaşmak demektir. Bu ikilem arasındaki parçalanmayı ortadan kaldırmak demektir. Farklılığı değil, parçalanmayı ortadan kaldırmak. Bu farklılıklar arasındaki ilişkiyi, yine tutarlı aşk ilişkisine dönüştürmek gerekiyor” diyor Önderlik. “ Erkek-erkek ilişkisi de normaldir. Kadın-kadın ilişkisi de normaldir, her ikisinin bilmem ne ilişkisi de normaldir!” Böyle diyenler var. Bunlar sorundur.  

Önderlik kapitalizmi tanımladı. “Kapitalizm evrensel ibnelik, orospuluktur” dedi. Önderliğin bu tanımı var, bu tarz tanımı var. Kapitalist toplum hasta toplumdur. Günümüzün en kötü hastalıkları cinsel hastalıklardır. AİDS cinsellikle, sapkınlıkla bulaşan bir hastalıktır. Bu konularda da bir tutumunuzun olması gerekir. Sağlıklı toplumdan mı yanasınız, hasta toplumdan mı? Benim dediğim budur. Hasta toplumdan kopacaksın, bunlar bir hastalıktır. Önderliğin bu konuda çok net belirlemeleri, çözümlemeleri vardır.

Evrendeki Her Zerrede İkilem Var

Bunlar da hakikatle bağlantılıdır. Evrendeki her zerrede bu ikilem var. O olmazsa, var oluş gerçekleşemez. Önderlik, “Eğer evrensel sonsuzluğa katılmıyorsa, ikiliğin birliği bitiyorsa o sapmadır” diyor. Atom-altı evrende de böyledir. Kuantum evrende de böyledir. Elektronların belli bir hareketi var. İki elektron birbiriyle ilişki halinde hareket ederler ve bazen elektron ana doğrultudan sapar ve kendi başına hareket eder. Bunlara “serseri elektron, sapan elektron” diyorlar. Kuantum altı evrende sapmanın özelliği şudur: Bir; sapan elektron yok olur devam edemez. İki; sapan elektron başka bir yerde, tekrar doğru rotaya gider. Sapma süreklilik arz edemez, temel özelliği odur. Sapma istisnai bir durumdur. Kendisiyle sınırlıdır, kaybolur. Yok olur ya da sapma olmaktan çıkar, tekrar doğrultuya girer, normalleşir. Olağan olan, hakiki olanın konumuna girer, sapma böyle bir şeydir. Ben buna rağmen bunlara sapma da diyemiyorum. Ben sapma ifade eden kişilikler de tanıyorum, doğal toplumda da var.

Türkiye de bir Ortadoğu toplumudur.  Zaten Ortadoğu toplumunda başlıyor bu oğlancılık denilen şey. Zigguratlarda sonradan gelişiyor. İlk genelevin prototipleri, ama sadece kadın değil, aynı zamanda erkekler de böyle oğlan tarzında buralarda pazarlanıyor. Sistem bunu yaratıyor, sadece kadın değildir, erkek de ziguratta böyle bir konuma konuluyor. Daha sonrasında giderek gelişiyor. Eski uygarlıktan kalma, uygarlığın eskiden köklü olduğu yerlerde bu var. Devletçilikle ve uygarlıkla bağlantılıdır. Osmanlılarda saraylarda var. Acemi oğlanlar bilmem nesi var. Sarayda öyle bir örgütlenme var. Padişahın hareminde sadece kadınlar yoktur. Oğlanlar da var ve hatta bazen bir de bilerek yapıyorlar. Esir alınan bir Sırp prensi var, Fatih zamanında onurunu kırmak için her şeyi yapıyorlar. Önderlik bir çözümlemesinde o Sırp prensinin başına gelenlerden bile bahsediyor. Böyle bir durum söz konusudur. Zaten Yunanistan’da var. Önderlik savunmada bunları çözüyor. Diyor, “Önce ben bunları çözememiştim. Neden böyle bir şey var? Özellikle de Yunanistan’dakini sonradan fark ettim. Özgür ruhlu ve onurlu gençler oldukça, sistem asla sonuç almayacak. Onun için genç erkeklerin bu tarz ilişki biçimiyle önce onurlarını kırıyorlar.” Ondan sonra ondan fazla direnç çıkmaz. Bir de bunların salt cinsellik dışında başka talepleri yoktur, hedefleri tümüyle cinsellik, onun ötesi yok ki, ürkütücü olan bir yan da budur.

Aslolan Hasta Toplumdan Kopuştur

Var oluş, varlık dedik. Düalistik gelişme, ikilem kavramları hakikatle doğrudan bağlantılı ve hakikatin özünü meydana getiriyorlar. Daha doğrusu, doğru olanı ifade ediyorlar. Bunun dışındaki diğer şey yanlıştır, sakattır, sapkındır, sapıktır, sapaktır. Gerçeklikleri böyledir. Tutum belirlemek açısından acaba doğru olan nedir? Özellikle de yeni bir sistem inşasıyla karşı karşıya olduğumuza göre, inşa nedir? Kopuş nedir? Ben hep şöyle düşündüm. Aslolan hasta toplumdan kopuştur. Kopuş çok büyük önem taşıyor. Sistemin dışında bir sistem inşa ediyorsun. O sistemden koparak kendi sistemini inşa ediyorsun. O açıdan da senin için aslolan, gerekli olan, kimlerin senin sisteminde yer alacağıdır veya senin sisteminin zihniyeti, kişiliği, duruşu ve senin sisteminin ölçüleridir. O seni diğerine karşı bağlar. Burada önemli olan kuşkusuz hasta toplumdan sağlıklı topluma geçiştir. O zaman her açıdan sağlıklı toplumun daha iyi bir biçimde tanımlanması gerekiyor.

Eskiden bu durumun çok fazla bir meşruiyeti yoktu. Fakat birkaç gün önce bir CHP milletvekili önerge verdi, bunların hem özel şirketlerde, hem de devlet dairelerinde istihdam edilmeleri konusunda yüzde üçlük, yüzde dörtlük kota ayrılmasını talep etti. Demek ki sayıları çoktur ve oy potansiyeli oluşturuyorlar, ilgi alanı meydana getiriyorlar. Böyle giderse sonuçta nereye varılacağı bellidir. Zaten talepler o doğrultuda gelişebilir. İşte eşcinsel evlilikler eğer normalleşirse, bunu bir hastalık durumu değil de, bir kimlik olarak ele alırsanız öyle oluyor. Bunlar “biz bir kimliğiz hasta değiliz. Biz de kendi kimliğimizi özgürce ifade etmek istiyoruz” diyorlar.

Sorunu bir kimlik sorunu ve bir özgürlük sorunu olarak ortaya koyuyorlar. Üstelik en sağlıklı kimlik sorununun çözümünün bu olduğunu belirtiyorlar. Bizim açımızdan soruna bu tarzda bakınca ideolojiktir, hatta bilimseldir de. Bilim ne diyor buna, kuantum ilmi ne diyor? Bunu doğru buluyor mu, bulmuyor mu? Evrensel gerçeklik bunu mu doğruluyor yoksa tersini mi ifade ediyor? Niye özellikle kapitalizmde bu böyledir? Doğru olan nedir? Eğer hakikat doğrulukla ilgiliyse, özü oysa, bizim için öncelikle hakiki olan, doğru olansa ve doğrunun tanımını yapacaksak, hakikati de ona göre inşa edeceksek, o zaman öncelikle doğru ve yanlış ayrımını net bir biçimde yapmamız lazım. Ne doğru, ne yanlış? Hiç ne öfkeye gerek var, ne şuna, ne buna gerek var. Ama belli olan bir şey daha var, ölçülerde düşüş var, ölçülerin muğlaklaştırılması söz konusudur. Apoculuğun bu anlamda yanlış yansıtılması söz konusudur. Önderlik çok net şeyler söyledi. Şöyle bir belirlemede bulundu, dedi ki; “Cinsiyet özgürlükçü kavramı yanlış kullanılıyor, yanlış yorumlanıyor, onun için onu kullanmayın, onun yerine kadın özgürlükçü deyin.” Bu bile yetmiyor mu? Anlayan için bu kadarı yeterlidir.

Kültürel Soykırım

İnsan zaten krizli bir kişiliktir. Devrimci kişilik, her zaman krizli kişiliktir. Yeniden doğuş için o kriz aralığı gerekiyor. Kaos aralığı lazım ki...

Demokratik Ulus

Devlet ne kadar temiz bir araçtır? İktidar ne kadar temiz bir araçtır? Bu araçlarla en soylu amaçlar gerçekleştirilebilir mi? Önderlik açısından bu ciddi bir yargılama konusu ve temel...

Eğitim, Yaşamı Öğrenme ve İş Yapmaya Hazır Hale Gelme İşidir

Önderlik gerçeği bir eğitim gerçeğidir. Parti tarihimiz bir eğitim mücadelesi çalışması tarihidir. Aslında bir boyutuyla parti tarihi ...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]