28/02/2017

AKP 12 EYLÜL’Ü RESTORE ETMEK İSTEMEKTEDİR

12 Eylül saldırıları dış dünyanın da desteğini aldığından çok pervasız yapılmıştır. Zaten 12 Eylül darbesi yapıldığında ABD’li bir yetkili “bizim çocuklar yaptı” demiştir.

 

 

 

 

 

Mustafa KARASU


12 Eylül’ün üzerinden 35 yıl geçti. 12 Eylül hala tartışılıyor. Şu açıktır ki, 12 Eylül Türkiye tarihinde yeni bir dönemi ifade ediyor. Aslında 12 Eylül’le birlikte Cumhuriyet kendini yeniden yapılandırmaya çalışmıştır. Bugün de bu yapılandırmanın etkileri sürmektedir. Bu açıdan 12 Eylül’ü iyi anlamak gerekiyor. Bunun için de 12 Eylül’e geliş etkenlerini, neden 12 Eylül gerçekleşti, 12 Eylül neyi gerçekleştirmek istedi, Türkiye'yi nasıl yapılandırmak istedi, bu soruların cevabını iyi vermek gerekir.  

12 Eylül, Türkiye'de yaşanan sosyal ve siyasal değişikliklerin sonucu gerçekleşmiştir. 12 Eylül’ü ortaya çıkaran etkenler, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki sosyal ve siyasal dinamiklerin değişmesi, bu çerçevede Cumhuriyeti yeniden şekillendirme ihtiyacı temelinde ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda kapitalist modernitenin ulus-devletçi zihniyetiyle oluşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir ulus-devlet yaratmak hedeflenmiştir. Bunun için de Türkiye sınırları içindeki bütün farklılıkların ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Kuşkusuz Lozan’da Türk devletine ulus-devlet kurma onayı verilirken, diğer yandan Batının modernist değerlerini, kapitalist sistemini de benimsemesi dayatılmıştır. Bu temelde Türkiye’de bir ulus-devlet kurulmasına izin verilmiştir. Ulus-devletin kurulmasına izin verilmesinde Türkiye'nin Musul-Kerkük’ten vazgeçmesi en temel etkenken, diğer etken de, Türkiye'nin kapitalist modernist sistem içinde kalma sözüdür, kararıdır.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda siyasal olarak ulus-devleti hedeflerken, bu hedefin belirtilen çerçevede yaratması açısından da Kürtlerin, İslamcıların ve sosyalistlerin bu sistemden dışlanması gerekmiştir. Dolayısıyla bu sistem Kürt karşıtı, sol karşıtı ve siyasal İslam’ı sistemden dışlayan bir karakterde kurulmuş, böyle şekillenmiştir. Siyasal sistemini, sosyal yaşamını, kültürel yaşamını, iç ve dış politikasını da bu temelde kurmaya yönelmiştir. Bu açıdan da Kürtler fiziki ve kültürel soykırımla ortadan kaldırılmak istenirken, sosyalistler ağır baskı altına alınmıştır. İslam da devlet kontrolüne alınıp ulus-devlet doğrultusunda kullanılırken, siyasi İslam Türkiye siyasi yaşamından dışlanmıştır. Toplumun inancının da ancak devlete hizmet ettiği oranda kendisini var etmesine izin verilmiştir. Daha doğrusu devletin kontrolünde örgütlendirilen, devletin kontrolünde şekillendirilen bir İslam politikası yürütülmüştür.

Ancak tüm bastırmalara rağmen Kürtler bu sisteme karşı her fırsatta itirazlarını sürdürmüşler; sosyalistler de bu sisteme karşı her zaman bir mücadele içinde olmuşlardır. Ancak sitemden dışlanan siyasal İslam çok fazla direnmemiştir. Bazı itirazları olmuştur, ama devlet İslam’ı kendi kontrolünde tuttuğundan İslami çevrelerdeki itirazlar devlete karşı güçlü bir itiraza, mücadeleye dönüşmemiştir. Ancak bu üç kesimin de sistemden dışlanması sürekli direnme ve rahatsızlık konusu olmaya devam etmiştir.

1960 askeri darbesiyle birlikte Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmek ve Avrupa’yla sıkı ilişkiler içinde olmak istemesi, Türkiye'de siyasal ve sosyal yaşamda kısmi rahatlamalar ortaya çıkarmıştır. Daha doğrusu toplumsal yaşamda ortaya çıkan gelişmeler, yine dünyadaki siyasal gelişmeler Türkiye'de düşünce ve örgütlenmede kısmi yumuşamalar yapma durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu yaklaşımla toplumsal tepkilerin azaltılması ve sistem içi hale getirilmesi hedeflenmiştir. 1960’ların sonunda özellikle Türkiye'deki sosyalist hareketin gelişmesi, Türkiye'de sol düşüncenin özellikle gençlik içinde kendini öğütlü kılması ve giderek devlete, sisteme itiraz eden, bu sisteme karşı meydan okuyan bir duruma gelmesi, Kürtlerin Türkiye'deki sol ve sosyalist güçler kadar olmasa da gençler içinde Türk devletinin Kürt politikasına yönelik bazı itirazlarını ortaya çıkması; yine Milli Selamet Partisi’nde Erbakan’ın siyasal tutumunda olduğu gibi siyasal İslam’ın kendini örgütlemeye çalışması Türkiye'nin kuruluşundaki sistemi zorlar hale gelmiştir. Özellikle de devrimci sosyalist gençlerin örgütlenerek mücadeleyi geliştirme çabaları karşısında sistem siyasal ve sosyal olarak belli bir kriz içine girmiştir. Bunun sonucu Cumhuriyeti kuran ve bugüne kadar sistemin koruyucusu ve kollayıcısı olan ordu devreye girerek 12 Mart askeri darbesini gerçekleştirmiştir.

12 Mart askeri darbesiyle özellikle sosyalist güçler, sosyalist devrimci gençler ezilmek istenmiştir. Çünkü Türkiye toplumunun en dinamik güçleri onlardır. 12 Mart askeri darbesi en fazla onların üzerine gitmiştir. Kürt gençleri içinde bazı itirazlarda bulunan çevrelerin de üzerine gidilmiş, onlara mevcut sisteme karşı bırakalım eyleme geçmeyi, düşünce alanında bile müsaade edilemeyeceği gösterilmiştir. Bu açıdan Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) biçiminde örgütlenen gençler de yargılama konusu olmuştur. Bu dönemde yeni yeni örgütlenen Milli Selamet Partisi ve siyasal İslamcıların da 12 Mart muhtırasıyla örgütlülükleri dağıtılmaya ve sınırlandırılmaya çalışılmıştır. Kuşkusuz en sert müdahale sola ve sosyalistlere olmuştur. Birçok genç devrimci katledilmiştir. Binlerce sosyalist genç yakalanarak işkencelerden geçirilmiş, zindanlara atılmıştır. Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan da idam edilmişlerdir. Bu durum, Türkiye'deki sisteme yönelik itirazın sadece Kürtlerde değil de bütün Türkiye toplumunda da var olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu yönüyle 12 Mart öncesi gençlik öncülüğünde Türkiye'de gelişen siyasal muhalefet Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar ortaya çıkan en temel farktır. Daha önce de bazı sosyalistlerin tutuklanması olsa da bu düzeyde kapsamlı bir tutuklama ve saldırı gerçekleştirilmemiştir.

12 Mart sol ve sosyalist güçlerin üzerine şiddetle gittikten sonra solun ezildiği düşünülerek 1973’te seçimlere gidilmiştir. Ancak Türkiye toplumu 12 Mart baskısı, özellikle de idamlar, devrimcilerin katledilmesi karşısında sisteme karşı daha da tepkilenmiştir. 1973’teki seçimde Türkiye halkı ve Kürt halkı bu tepkilerini CHP’yi birinci parti haline getirerek ortaya koymuştur. CHP birinci parti haline gelirken, Ecevit “Ne ezilen, ne ezen, insanca, hakça düzen” diyerek toplumdaki bu tepkiyi etrafında toplamıştır. Karaoğlan figürüyle ezilen, horlanan halkın sempatisini kazanmıştır ve büyük bir rüzgar estirmiştir. Bu rüzgarı estiren, Ecevit’in karizmatik kişiliğinden çok, kullandığı slogandır. “Ne ezilen, ne ezen, insanca, hakça düzen!” Türkiye halklarından destek görmüştür. Bu, aslında sol düşüncenin, demokratik düşüncenin Türkiye'de geliştiğini ortaya koymuştur. Türkiye'deki toplumsal eğilimin sola, sosyalizme yönelik olduğu ortaya çıkmıştır.

Ecevit’in seçimi kazanmasından sonra Türkiye'deki bu toplumsal, siyasal eğilim, özellikle Deniz’in, Hüseyin ve Yusuf’un idamı, Mahirlerin Kızıldere’de, İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede katledilmesi, Nurhak dağlarında gerilla mücadelesi başlatmak isteyen devrimcilerin katledilmesi, Türkiye'de ve Kürdistan'da halkı yıldırmamış, onların düşünceleri, idealleri uğruna yaşamlarını vermesi, bir amaç uğruna genç yaşlarında gözlerini kırpmadan idam sehpalarında ölüme gitmeleri, Türkiye ve Kürdistan'daki gençlik içinde de bir amaç uğruna mücadele etme eğilimini güçlendirmiştir. Toplumdaki sisteme karşı muhalefet, gençlikte bu sisteme karşı örgütlenme ve mücadele eğilimini ortaya çıkarmış ve kısa sürede Türkiye'de devrimci gençlik hareketi gelişmiştir. 1973’le birlikte Türkiye'de devrimci gençliğin örgütlendiği bir gelişme ortaya çıkmıştır.

Bu dönem aynı zamanda Önder Apo şahsında bir grubun örgütlenmesi sürecidir. 1973 Baharında Önder Apo’nun 6 arkadaşıyla Çubuk Barajında örgütlenmesi, “Kürdistan sömürgedir” diyerek Kürdistan'da bir ulusal kurtuluş mücadelesi ihtiyacını ortaya koymaları, Türkiye'de yaşanan sisteme sadece Türkiye'deki devrimci gençliğin değil, Kürdistan'daki devrimci gençliğin de bir tutum geliştireceğini göstermiştir. Önder Apo ilk önceleri Türkiye'deki devrimci sosyalist güçlerle ortak bir mücadele yürütmeyi düşünürken, sonuçta Türkiye'deki devrimci hareketin Kürt halkıyla ortak mücadele yaklaşımı içinde olmayışı, daha çok hegemonik, buyurgan, kendisinin yedeğine alan bir zihniyet, bir yaklaşım, tutum göstermesi karşısında Önder Apo, Apocular grubu olarak ayrı bir örgütlenme başlatmıştır. Bir taraftan Türkiye'deki devrimci gençlik hareketinin gelişmesi, diğer taraftan Apocular grubunun ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı olarak gelişmesi Türkiye'deki siyasal ortamı doğrudan etkilemiştir. 1977 yılına gelindiğinde Türkiye'deki gelişmeleri belirleyen, Türkiye siyasetine ağırlığını koyan güç, Türkiye'deki devrimci sosyalist mücadeleyle Kürdistan'daki sosyalist çizgideki özgürlük ve demokrasi mücadelesi olmuştur.

Hem Kürdistan'da hem de Türkiye'de devrimci güçler kısa sürede başta gençlik ve işçiler olmak üzere tüm toplumu örgütleyen bir düzey kazanmışlardır. Öyle ki, 1977’den itibaren Türk devleti Türkiye ve Kürdistan'daki bu devrimci mücadeleyi önlemek için devlet güdümündeki faşist güçleri devreye koymuştur. Daha doğrusu NATO devreye girerek Türkiye ve Kürdistan'daki devrimci sosyalist mücadelenin önünü alacak Gladoio’yu, faşist çeteleri devrimci güçlerin üzerine sürmüştür. Türkiye önemli bir NATO ülkesi olduğundan, bu önemli NATO ülkesinde siyasal sistemin değişmesini kendileri açısından kabul edilemez görmüşlerdir.

Nitekim Türkiye'de ve Kürdistan'daki devrimci güçlere karşı saldırıyı yeni bir boyuta vardırmak için Maraş’ta bir katliam gerçekleştirmişler, bu katliam üzerinden ilk önce belli bölgelerde, daha sonra da Türkiye ve Kürdistan'ın genelinde sıkıyönetim ilan ederek devrimci güçlere karşı topyekun bir saldırı içine girmişlerdir. Ancak Türkiye'deki ve Kürdistan'daki devrimci mücadele bu sıkıyönetim koşullarında durdurulamamış, örgütlülüğünü ve direnişini geliştirmiştir. Öyle ki, 1979’lara gelindiğinde Türkiye tam bir iç savaş halindedir. Türkiye toplumu büyük bir yarılma yaşamaktadır, gençler bölünmüştür, sokaklar bölünmüştür, işçiler ve memurlar bölünmüştür. Öyle ki sağlık elemanları ve polisler bile devrimci ve ülkücü olarak bir bölünme içine girmiştir. Bu bölünme polisten askere kadar yayılan bir eğilim içindedir. Türk polisi istediği zaman istediği yerde operasyon yapamamaktadır, devlet hakimiyetini önemli oranda kaybetmiştir.

Türkiye'de böyle bir bölünme yaşanmışken, Kürdistan'da ise özellikle Apocular grubu ve daha sonra partileşen PKK öncülüğünde gelişen Kürdistan özgürlük mücadelesi Kürdistan'ın birçok yerinde büyük gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Kürt gençleri Apocular etrafında Kürdistan'ın birçok yerinde etkili olmaya başlamışlardır. Her ne kadar bazı küçük burjuva milliyetçi, teslimiyetçi gruplar olsa da, ağalara, beylere dayanan ve KDP ile ilişkili bu güçler sömürgeci Türk devletine karşı mücadelede etkin bir durumda olamamışlardır. Ancak Apocu grup hem ağalara karşı mücadelede hem de Türk devletine karşı mücadelede kısa sürede büyük başarılar elde etmiş, Antep, Urfa, Batman, Mardin, Dersim, Amed ve Serhat alanları başta olmak üzere Kürdistan'ın birçok yerinde önemli gelişmeler sağlamıştır. Her ne kadar 1978 Maraş Katliamından sonra Kürdistan'da saldırılar arttırılmış, yine küçük burjuva teslimiyetçi milliyetçi gruplar bir araya getirilerek Kürt Özgürlük Hareketi'ne saldırtılmış olsalar da, Kürt Özgürlük Hareketi'nin Kürdistan'daki gelişmesi durdurulamamıştır. Türkiye'de de gençlere karşı, işçilere karşı saldırılar gerçekleştirilmiş olsa da, devrimci gençlik hareketinin, sosyalist hareketin, emek hareketinin gelişimi durdurulamamıştır. Türk devleti tarihindeki en büyük sarsıntıyı yaşamaktadır. Özellikle de ulus-devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinin Kürtlere karşı yürüttüğü kültürel soykırımcı politikasında önemli bir gedik açılmıştır. Kürdistan'da büyük bir uyanış gerçekleştirilmiştir. Bu durum, Türkiye'de eski sistemin sürdürülemediği, eski sistemin büyük bir çöküntü yaşadığı gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Öte yandan NATO üyesi olan Türkiye, NATO’nun verdiği görevleri yapacak ülke konumundan çıkmıştır. Bırakalım NATO’nun, kapitalist sistemin üzerine verdiği görevleri yerine getirmeyi, kendisini bile ayakta tutamayacak hale gelmiştir.

İşte bu gerçeklik yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Zaten Ortadoğu'da İran İslam Devrimi gerçekleşmiş, Batının en önemli ilişkilerinden olan İran kaybedilmiştir. Yine Afganistan’da Sovyetler Birliğine bağlı güçler bir darbe yaparak iktidarı ele geçirmişlerdir. Bu durum NATO ve kapitalist modernist güçler açısından büyük bir tehdit ortaya çıkarmıştır. Hem dünya dengelerinin kurulduğu Ortadoğu'da bu tehdidin gelişmesi, hem de Türkiye içinde Türk devletinin kuruluş temellerinin ortadan kalkacağı bir siyasal ortamın ortaya çıkması NATO’yu da, Türkiye'deki egemen iktidar bloğunu da harekete geçirmiştir. Bunun sonucu 12 Eylül askeri darbesi gerçekleşmiştir.

12 Eylül askeri darbesi muhalifleri ezip, susturup sonra da 12 Mart’ta olduğu gibi geri çekilmeyi düşünen bir darbe olarak gerçekleşmemiştir. Hem NATO açısından hem de Türkiye'deki siyasal elit açısından yeni bir Türkiye'nin yaratılması hedeflenmiştir. Çünkü artık eski siyasi anlayış ve toplumsal temele dayanarak Türk devletinin kendini var edemeyeceği anlaşılmıştır. Bu yönüyle Türkiye'deki sistem yeni temellerde geliştirilip güçlendirilmek istenmiştir. Bunun için en başta Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerinin ve bu temelde örgütlenmelerinin tümüyle ezilmesi hedeflenmiştir. Türk devleti hedeflediği ulus-devlete ulaşmada en büyük tehlike olarak Kürtleri gördüğünden Kürtleri ezip direnişini kırarak kültürel soykırımı hızlandırıp ulus-devletin kuruluş hedeflerine ulaşmak istemiştir. Bunun için 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte hedefleri doğrultusunda Kürtlerin üzerine çok şiddetle gidilmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi'nin, yani PKK'nin üzerine çok şiddetle gidilmiştir. Amiyane deyimle PKK'nin Kürdistan'da kökü kazınmak istenmiştir. 12 Eylül darbesinin birinci hedefi Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezmek, bir daha Kürdistan'da Kürtlük adına hiçbir hareketin ortaya çıkmayacağı bir toplumsal ve siyasal ortam yaratmaktı. Bu nedenle Kürdistan boydan boya yeniden işgal edilmiş, tam bir terör estirilmiştir. On binlerce insan gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiş, binlercesi de zindanlara atılmıştır. Özellikle de PKK'nin tümden tasfiye edileceği bir kök kazıma harekatı başlatıldığından, dışarıda PKK'ye selam veren, ekmek veren herkes dahi içeriye alınmıştır. Özellikle Amed olmak üzere zindanlara atılan PKK’li tutsaklar şahsında PKK'nin, Kürt Özgürlük Hareketi'nin kökü kazınmak istenmiştir. Zindandaki tutsaklar şahsında PKK zindanın betonlarına gömülmek istenmiştir. Bu açıdan hala da unutulmayan ve herkesin artık beynine işleyen Diyarbakır’daki zulüm düzeni kurulmuştur.

Türkiye'de de devrimci hareketlerin ezilmesi için saldırılar çok yoğun arttırılmıştır. Türkiye'de sistemin ilk kuruluşundan itibaren hedeflenen sol ve sosyalistlerin tümden ezilmesi için de özel planlamalar ve uygulamalar geliştirilmiştir. Türk devleti sol güçleri hem Kürtlerle ittifak olacak bir güç olarak gördüğünden, hem de NATO’nun bir üyesi olarak sol düşmanlığı temelinde örgütlendirildiğinden sola karşı da çok kapsamlı operasyonlar gerçekleştirmiştir. Solun ve Kürtlerin ezilmesi üzerinden yeni bir sistem kurulması hedeflenmiştir. İslamcı güçler açısından ise yeni bir politika benimsenmiştir. Onların radikal yönlü olanları törpülenecek ve sisteme dahil edilecektir. Aslında siyasal İslam projesi ya da bugünkü AKP gibi bir partinin ortaya çıkarılması projesi 12 Eylül projesidir. Bu nedenle Kenan Evren Kur’an’la meydanlarda şehir şehir, meydan meydan dolaşmıştır. Eskiden devlet İslam’ı yaratılmaya çalışılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı devletin kontrolünde kurulmuş, İmam Hatipler devletin kontrolünde olmuş, bu temelde devlet dini kontrol eden ve kullanan bir politika izlemiştir. Ancak gelinen aşamada bunun kendileri için yeterli olmadığını, İslami kesimde de belli bir itirazın olduğunu, bu itirazın da sola karşı, Kürtlere karşı mücadelede bir zayıflık olduğunu görerek siyasal İslam’ı ve tarikatları tümden devletten dışlayan değil de, devlet içine alan, sistem içileştiren bir politika izlenmiştir. Siyasal İslam’ın sistem içileşen törpülenmiş kesiminin devlet içine alınması süreci böyle başlamıştır.

12 Eylül askeri darbesinin amacı esas olarak solun ezildiği, Kürtlerin ezildiği, siyasal İslam’ın da radikal yanlarının törpülenerek mevcut devlet sistemine eklemlendiği yeni bir Türkiye şekillenmesi yaratmak olmuştur. 12 Eylül askeri darbesi bu amaçla gerçekleşmiştir. Bunun için de özellikle gelişen Kürt dinamiğini, sol demokrat dinamiği ezmeyi esas almıştır. Bu konuda gerçekten de tamamen bir kök kazıma, bitirme politikası ve uygulaması devreye konulmuştur. Başta Amed olmak üzere tüm zindanlarda baskıların yoğunlaştırılması, devrimcilerin teslim alındığı alanlar haline getirilmek istenmesi böyle bir amaçla bağlantılıdır. Eğer bu yönlü bir amaç olmasaydı zindandaki uygulamalar da bu kadar vahşice gerçekleşmezdi. Bu açıdan sadece kontrol altına alma, etkisizleştirme değil, tümden ezip kök kazıma biçiminde bir hedefi olduğundan, zindanlara atıldığında bile tümden bitirmeyi, yok etmeyi hedefleyen bir zulüm politikası izlenmiştir. Bu açıdan Türk devletinin neyi amaçladığı konusu zindan politikasına bakarak da görülebilir. Zaten dışarıda da en fazla devrimci hareket nerede gelişmişse orayı ezmek istemişlerdir. Kürdistan'da Hilvan’dır, Siverek’tir, Batman’dır, Mardin’in bir kesimidir, Antep’tir, Dersim’dir. Buraların üzerine PKK ile ilişkilendiklerine bin pişman ettirilmek için şiddetle gidilmiştir. Apocu grubun olduğu yerlerde gerçekten neredeyse insanları doğduğuna pişman ettiren bir zulüm düzeni kurulmuştur.

Türkiye'de de özellikle solun ortaya çıktığı, geliştiği alanlarda baskı çok arttırılmıştır. Belki de Karadeniz bu baskılardan en fazla nasibini alan yerlerden olmuştur. Sadece İstanbul gibi, Ankara gibi, Çukurova gibi yerler değil, özellikle devrimci hareketin geliştiği Karadeniz gibi yerlerde hem özel baskı uygulanmıştır hem de bir özel savaş yürütülmüştür. Yoğun bir psikolojik savaş yürütülmüştür. Bugün eğer Karadeniz’de çok ağır bir şovenizm varsa, toplum tamamen devletçi bir karaktere bürünmüşse, bunun nedeni, özellikle Doğu Karadeniz alanında devrimci hareketin önemli bir gelişme göstermesidir. Kürdistan'da Hilvan, Siverek, Urfa, Batman üzerinde yoğun bir baskı sürdürerek oralarda tümden Apocu hareketin izleri ortadan kaldırılmak istenmişse, Türkiyeli devrimci örgütlerin en fazla kitleselleştiği yerlerde de benzer politikalar uygulanmıştır. Ancak Kürdistan'da PKK tasfiye olmadığı için, PKK 12 Eylül’e karşı direnip ayakta kaldığı için, PKK'nin geliştiği, örgütlendiği alanlar yeniden ayağa kalkmışlardır. Belki yoğun baskı görmüşlerdir, ama PKK direnince, ayakta kalınca, PKK orada köklerine dayanarak varlığını korumuş, gelişmesini sürdürmüştür.

12 Eylül saldırıları dış dünyanın da desteğini aldığından çok pervasız yapılmıştır. Zaten 12 Eylül darbesi yapıldığında ABD’li bir yetkili “bizim çocuklar yaptı” demiştir. Eğer NATO’nun, Batının desteği olmasaydı, bir NATO üyesi olan, Avrupa Birliğinin kimi kurumlarında yer alan Türkiye'nin halka karşı, devrimcilere karşı bu düzeyde yoğun işkence, zulüm gerçekleştirmesi mümkün olmazdı. Bu açıdan 12 Eylül darbesinde de, işlediği suçların tümünde de NATO, ABD ve Avrupa ülkeleri ortaktır. Bunu kesinlikle böyle değerlendirmek gerekir. Onlar da Türkiye'yi hem Sovyetler Birliğine karşı yürütülen savaşta hem de Ortadoğu'yu kontrol etmede kendilerinin uç karakolu olarak görmüşlerdir. Hatta Ortadoğu'yu teslim alacak temel ajan ülke olarak Türkiye'yi görmüşlerdir. Türkiye'yi ikinci İsrail olarak Ortadoğu'da kurumlaştırmak istemişleredir. İşbirlikçi bir siyasal İslam, ajan İslam yaratıp onu da sistem içine alarak Ortadoğu'yu böylece daha kolay teslim almayı amaçlamışlardır. 12 Eylül böyle bir siyasal planlamayla iktidara gelmiştir. Önceden böyle bir hedef temelinde planlamalar yapılarak hazırlanmıştır. Öyle kendiliğinden ortaya çıkmış, hedefsiz ortaya çıkmış bir darbe değildir. Bu darbe öyle bir hedefle gelmiştir ki, sistem oluştuktan sonra elli yıl oluşturulan bu sistemle Türkiye yürüyecektir. Oluşturulan bu sisteme elli yıl kimse karşı çıkamayacaktır. Sol ezilmiş olarak bir daha belini doğrultamayacak, Kürtler zaten ezilmiş, sindirilmiş olarak giderek ulus-devlet içinde entegre edilecektir. Kürtlerin entegre edildiği, solun ezildiği ortamda da hiçbir güç muhalefet edemeyeceğinden, siyasal İslamcılar da iğdiş edilerek sistemin parçası haline getirilecektir. Aslında Türk devleti kendi restorasyonunu siyasal İslam’ı iğdiş edip ajanlaştırarak bunları hem Kürtleri asimile edip tümden yok etme, hem de bir daha solun hareket edememesini sağlama temelinde kullanarak gerçekleştirmeyi esas almıştır. İşbirlikçi ve ajanlaştırılmış siyasal İslam’a böyle bir rol verilmiştir. Hem Türkiye'deki muhalifler bunlar üzerinden kontrol edilecektir, hem de ajan İslam’ın sistem içine alınmasıyla birlikte Ortadoğu teslim alınacaktır. 12 Eylül darbesi bir nevi Ortadoğu'yu Türkiye şahsında teslim alma projesidir. Türkiye'yi tamamen sistemin çok uysal bir parçası haline getirme hedefleri yanında, sistemin Ortadoğu'da kullanacağı en önemli ajan ülke durumuna düşürme 12 Eylül darbesinin en temel amaçlarındandır.

Kuşkusuz yine laik düzeni koruma biçiminde bir söylemleri vardır. Ama bu laik düzeni koruma söylemleri Kenan Evren’in Kur’an elinde her tarafı dolaşması temelinde söylenmektedir. Yani artık İslam da Kur’an da bu laik Türkiye dedikleri modernist Türkiye'nin cilası olacaktır, kabuğu olacaktır. Türkiye'nin ve Ortadoğu halklarının kapitalist modernist sisteme daha kolay eklemlenmesinin aracı olacaktır. İşte böyle bir evangalist yeni bir İslami hareket yaratmanın peşine düşmüşlerdir. Bunda önemli bir rol da Fetullah Gülen’e verilmiştir. Aslında Fetullah Gülen, başından beri bir ABD ajanıdır, ajan bir İslam’dır. Komünizme karşı mücadele derneklerinin kesinlikle CIA’nın denetiminde MİT tarafından örgütlendirildiğini bilmeyen yoktur. Komünizme karşı mücadele dernekleri içinde mücadele edenlerin hepsi ya baştan ya da sonradan ABD zihniyetine ve sistemine eklemlenen kişilikler olmuşlardır. Bunu daha sonraki gelişmeler ortaya koymuştur. Komünizme karşı mücadele derneklerinde yer alanların çoğunluğunun bugün Türkiye'deki kapitalist modernist sisteme bağlı olan, bu değerleri benimseyen İslami çevrelerden olduğunu görmek mümkündür. Bugün Fetullahçılar gerçeğinde bu tamamen doğrulanmış durumdadır.

12 Eylül darbesinin en önemli ayaklarından biri Turgut Özal’dır. Ekonomi tamamen Turgut Özal’a teslim edilmiştir. Bu ekonomik sistem nedir? Kapitalist sisteme bağlı bir ekonomidir. Ya da Türkiye'nin sindirim sistemini ve yemek borusunu tümüyle Batıya bağlamanın sorumlusudur. Turgut Özel sadece bir ekonomik uzman değildir. Ekonomi bakanlığı yanında oluşturulacak yeni Türkiye'nin de yüzüdür. Özal şahsında siyasal İslam’ın sistem içine alınmasıdır. Turgut Özal’ı böyle anlamak lazım. Belki başka bakanlar da vardır, ama Türkiye'nin o yıllarda ekonomi politikasını, sosyal politikasını yürüten tamamen Özal’dır. Özal, Türkiye toplumunu tamamen kapitalizme uygun hale getirme projesinin sorumlusudur. Böyle bir sorumlulukla iktidarda yer almıştır. Demirel yıllarca Türkiye anayasası, Türkiye'nin sosyal ve ekonomik yapısına bol gelmektedir, demiştir. Yani Türkiye'de öyle bir anayasa ve yasa olmalı ki, örgütlenme ve düşünce özgürlüğü fazla olmamalı. Örgütlenme ve düşünce özgürlüğü fazla olursa o zaman kapitalist sistem gelişemez. Kapitalist sistem toplumun, emekçilerin örgütlenmesiyle, direnişiyle hep sekteye uğrar. Demirel, bu yaklaşımla Türkiye'nin daha otoriter bir sisteme ihtiyacı olduğunu hep dillendirmiştir. Türkiye, Batı sistemini kendine esas almıştır. Ancak Türkiye toplumu, Kürdistan toplumu hala kapitalist modernist sisteme uygun değildir, hala toplumcu değerler hakimdir. İşte Özal’ın en önemli görevi, Türkiye ve Kürdistan'daki toplumcu değerleri yıkarak, toplumu dağıtarak, toplumu dağıtıp bireyciliği geliştirerek Türkiye ve Kürdistan'ı kapitalizme uygun hale getirmeyi hedeflemiştir. Özal’ın projesi esas olarak budur. Özal sadece bir ekonomik uzman değildir, kapitalist ekonomiye uygun yeni bir toplum yaratmanın modelidir. Yani toplumsallığı dağıtılmış, bireycileştirilmiş bir toplum ve birey yaratılmak istenmektedir. Özal bunu da İslam adına, inançlı insan adına yapmıştır. Toplumculuğun dini olan İslam, bireyciliği, liberalizmi kendisinin esas dini haline getirmiş Özal tarafından toplumu dağıtmanın aracı haline getirilmeye çalışılmıştır.

12 Eylül askeri darbesinin en önemli boyutlarından biri, en önemli görevlerinden biri ya da planlamalarından, hedeflerinden biri, o güne kadar toplumsal değerleri nedeniyle, toplumculuğun var olması nedeniyle gelişemeyen kapitalist sisteme uygun bir toplumsal yapı ortaya çıkarmaktır. O güne kadar Türkiye ve Kürdistan'da var olan toplumcu değerler nedeniyle hem toplumun ortak tutum takınması, hem de örgütlenmelerin gelişmesi nedeniyle kapitalizmin gelişemediği görülüp toplumsallığın ve örgütselliğin dağıtılarak bireyciliğin gelişmesinin zeminini yaratmak 12 Eylül’ün temel hedeflerinden olmuştur. 12 Eylül’ün en önemli görevlerinden biri örgütlenmeyi dağıtmak ve insanları bir daha örgütlenemez hale getirmek olmuştur.

Kuşkusuz 12 Eylül örgütlenmeleri dağıtmıştır. Gelir gelmez en büyük örgüt düşmanlığı yapmıştır. Hiçbir yerde bir örgütlü ilişki bırakmamak için saldırısını arttırmıştır. 12 Eylül bir yönüyle de örgütlü topluma, toplumculuğa saldırıdır. Sadece örgütleri dağıtmak yetmemiştir, bu örgütleri ortaya çıkaran örgütsel zemini de ortadan kaldırmıştır. Çünkü 12 Eylül’den önce herkes toplumcudur. Sosyalistler toplumcudur, İslamcılar toplumcudur, sosyal demokratlar toplumcudur, hatta faşistler kendilerine milliyetçi toplumcuyuz demektedirler. Yani toplumculuk geçer akçadır. Önceleri hiç kimse bana ne toplumdan, ben kendimi düşünürüm diyemezdi. 12 Eylül’den önce bana ne toplumdan, ben kendi çıkarıma bakarım, kendi işime bakarım, ben kendimi düşünürüm denseydi insanın yüzüne tükürürlerdi. İşte kapitalist sistem, Türk devleti ve Türkiye'deki komprador düzen, tekelci düzen toplumdaki bu toplumculuğu dağıtıp bireyciliğin geliştirilerek Türkiye'nin kapitalizme uygun, sömürüye uygun hale getirilmesi için Özal gibi kişilikler şahsında toplumculuğa büyük bir saldırı gerçekleştirmiştir. Özal’ın köşeyi döndürme politikası, topluma hangi yolla olursa olsun köşeyi dönme zihniyeti vermesi, teşebbüsçü, yani girişimci bir zihniyet kazandırmak istemesi bundandır. Girişimcilik dediği de kapitalist kafadır. Yani toplumu yol ve yöntem ne olursa olsun sömürme ve kapitalizmi geliştirme zihniyeti ve kişiliğidir. Bu nedenle daha sonra çoğu batan bankerler ortaya çıkarılmıştır. Bu bankerler yoluyla, yani soyguncular, vurguncular eliyle toplumun elindeki bütün değerler tekellere aktarılmıştır. O da bir politikadır. Bankerzedeler vardı; bankerzedeler neydi? Toplumun elindeki birikimi tekellere aktaran bankaların iflas etmesiyle kendileri de iflas eden insanlardı. Bankerler yoluyla toplumun birikiminin tekellere aktarılması bilinçli bir politikaydı.

O yılların Türkiye’sinde toplumsal değerleri olan Türkiye'de, her yerde gençlerin örgütlendiği, işçilerin örgütlendiği, sağlıkçıların örgütlendiği, toplumun örgütlü olduğu Türkiye'de kapitalizmi istedikleri gibi geliştirmeleri mümkün değildi. Bu nedenle hem örgütleri dağıtarak, hem toplumsallığı dağıtarak Türkiye kapitalizm sömürüsüne açık hale getirilmiştir. 12 Eylül’ün en temel hedeflerinden biri de budur. Bu konuda da önemi bir mesafe alınmıştır.

12 Eylül’ün önünde kendisinin de beklemediği bir biçimde hiçbir engel ortaya çıkmamıştır. Aslında solun, sosyalistlerin direneceği beklenilmiştir; ancak 12 Eylül gerçekleşince, 13 Eylül’de neredeyse bıçakla kesilircesine sol güçlerin, demokrasi güçlerinin direnişi ortadan kalkmıştır, ya da çok cılız biçimde bir karşı koyuş ortaya çıkmıştır. Türkiye'deki çok güçlü ve örgütlü gözüken solun bu kadar dirençsiz olması, 12 Eylül’e karşı direnememesi karşısında PKK de, Kürt Özgürlük Hareketi de tek başına direnmenin tümüyle bir ezilme ve tasfiye getireceğini düşünerek Ortadoğu'ya geri çekilmesini sürdürmüştür. Hem Türkiye solunun etkisiz kalması, bir mücadele içine girmemesi, hem de Kürt Özgürlük Hareketi'nin Türkiye'deki bu siyasal ortamı görerek geri çekilme politikası izlemesi 12 Eylül’ün amaçlarını daha kolay gerçekleştirmesini sağlamıştır. Kısa sürede Türkiye ve Kürdistan'da siyasal bir hakimiyet sağlamıştır. Bu siyasal hakimiyet üzerinde de özel savaş politikaları yürüterek, psikolojik savaş politikaları yürüterek Türkiye toplumunu bir daha örgütlenemez, direnmez hale getirmeye çalışmıştır. Bu politika hem Türkiye'de hem de Kürdistan'da izlenmiştir. Bu pasifikasyon ve suskunluk bir daha solun ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin örgütlenememesi ve mücadele etmemesi biçiminde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Zaten amaç da böyledir. Sosyalistler ezilip, Kürtler ezilip Türkiye elli yıllık yeni bir siyasal sistem planlamasına kavuşturulacaktır. Tabii bunun için sadece ezme yetmez, bunun sosyal yapısını, psikolojik yapısını da yaratmak gerekiyor. Toplumun da bir daha bu tür gelişmelere imkan vermeyecek düzeyde ezilmesi ve iradesinin kırılması gerekmektedir. Toplum zihniyetiyle, duygusuyla tamamen sisteme teslim olmuş, bir daha hiç örgütlenmeye, hiçbir direnmeye zemin olmayacak hale getirilmeye çalışılmıştır. 12 Eylül’ün toplum üzerindeki hedefi de, planlaması da bu doğrultuda olmuştur. Sistem siyasal, sosyal ve ekonomik olarak kendisini böyle bir toplum zemini üzerinden geliştirip ve bu toplumsal karakteri kalıcı hale getirip elli yıl rahat bir biçimde yaşamak istemiştir.

Ancak 12 Eylül beklemediği bir yerde direnişle karşılaşmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi Önder Apo'nun öncülüğünde belli kadroları çekerek Ortadoğu'da eğitip, örgütleyip yeniden mücadeleye hazırlama çabası içine girmiştir. Türkiye'deki bütün sol örgütler ezilirken, örgütler dağılırken, Türkiye'de, Kürdistan'da işbirlikçi, milliyetçi, reformist, teslimiyetçi gruplar tümüyle dağılırken, Önder Apo öncülüğündeki PKK, Kürt Özgürlük Hareketi Ortadoğu'da kendini eğiterek, örgütleyerek yeniden mücadele eder hale getirme çabası yürütmüştür. Önder Apo öncülüğünde yoğun bir çaba yürütülmüştür.

1980 sonrası Kürt Özgürlük Hareketi Ortadoğu'da kendini yeniden örgütlemeye, toparlamaya ve mücadele eder hale getirmeye çalışırken, Diyarbakır zindanında PKK'nin Önder kadroları, kadroları, sempatizanları ve taraftarları Kürdistan tarihini değiştirecek, PKK'nin mücadele tarihinde çok önemli dönüm noktası olacak, gelişme yaratacak bir direniş ortaya çıkarmışlardır. 12 Eylül rejimi Amed zindanı şahsında Kürt Özgürlük Hareketi'ni zindanda betona gömmek isterken, zindanları Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme, toplumu tümden pasifize edip teslim alma zemini haline getirmeye çalışırken, böyle bir hedefi güderken zindanlar tam da 12 Eylül’ün hedeflediği, planladığı amaçların tersine tarihi bir direniş göstererek 12 Eylül’ü en başta da ideolojik yenilgiye uğratmışlardır.

12 Eylül’e karşı en büyük direniş, ideolojik olarak yenilgiye uğratma Amed zindanında gerçekleşmiştir. Hayri’nin, Kemal’in öncülüğünde gelişen bu direniş, 12 Eylül rejiminin amaçlarını tersine çevirmiş, 12 Eylül zindanlar şahsında Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek isterken, zindanlarda yarattığı teslimiyet temelinde Kürt toplumunu tümden pasifize edip kültürel soykırımı hızlandırmak isterken, zindan direnişi PKK'nin örgütlenmesine, PKK'nin moral değerlerinin gelişerek daha direnişçi hale gelmesini sağlamış, Kürt toplumu açısından da pasifikasyon değil, zindanlarda direniliyorsa, biz de direnebiliriz denilecek bir direniş ruhu ortaya çıkarmıştır. Kürt toplumu da, kültürel soykırımcı sömürgeciliğe karşı direnilebileceğini görmüştür. Türk devleti pasifikasyonu arttırmak isterken, zindana dayalı teslimiyeti yaratmak isterken, Kürt toplumu zindana dayanarak daha da politikleşmiş, daha da geleceğe umutla bakan ve toplum içinde direnişin mayalanmasını sağlayan bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum özellikle Kürdistan'da çok büyük değişiklikleri ortaya çıkarmıştır. Türk devleti, ulus-devleti 12 Eylül’le birlikte yeniden restore edip Kürtleri yok ederek ulus-devlet hedefine kısa sürede tümden ulaşmayı hesaplarken, zindan direnişiyle, zindan direnişinin yarattığı moral etkiyle PKK ve Kürt toplumunun canlanmasıyla ulus-devlet büyük bir ideolojik yenilgiye uğratılmıştır. Türk devletinin Kürtleri yok ederek ulus-devleti sağlama projesi tarihin en büyük darbesini zindanlarda yemiştir.

12 Eylül darbesi gerçekleştirdiği zulüm düzeniyle Kürdistan'da soykırımı tamamlayacağını düşünürken, soykırım sistemi zindanda büyük bir darbe yemiştir. 12 Eylül ideolojik ve siyasi olarak büyük bir darbe yemiştir. 12 Eylül ilk yenilgisini Diyarbakır zindanında almıştır. Hem de çok büyük bir yenilgi almıştır, çok büyük bir darbe almıştır. Bir daha belini doğrultamayacak bir darbeyi 12 Eylül zindanında almıştır. Çünkü Amed zindanındaki direniş, Kürt Özgürlük Hareketi'nin örgütlenmesini, mücadelesini hızlandırmıştır. Türk devleti PKK'yi zayıflatmak, yok etmek isterken, zindan direnişi şahsında PKK'nin örgütlülüğünün güçlenmesi gerçekleşmiştir. Önder Apo'nun büyük çabaları, zindan direnişiyle büyük bir anlam kazanmıştır. Zindan direnişi Önder Apo'nun çabalarını anlamlandırarak hem zindan direnişini daha da büyümüş, hem de Önder Apo'nun çabaları zindan direnişiyle birleşerek daha büyük sonuçlar ortaya çıkarmıştır, daha hızlı gelişmeler ortaya çıkarmıştır.

Kuşkusuz bunlar direnişle gerçekleşmiştir. Eğer direniş olmasaydı, Amed zindanındaki zulüm, vahşet tutsaklar şahsında PKK'yi bitirecekti. Bu açıdan hep Amed zindanındaki işkencelerden söz ederler. Sanki işkence çok yapıldığı için PKK gelişmiş, PKK büyümüş gibi değerlendireme yapanlar vardır. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Eğer PKK’lilerin yaptığı direniş olmasaydı, 14 Temmuz şahsında büyük zindan direnişi olmasaydı bugün o baskılar PKK'yi de bitirmişti, Kürt’ü de bitirmişti. Ama PKK önderleri, kadroları, sempatizanları direnerek o zulmü kırmışlardır, yenmişlerdir. O zulmün amaçlarını tersine çevirmişlerdir. Bu açıdan 12 Eylül’e karşı direniş derken, 12 Eylül’ün yenilgiye uğratılması ya da PKK'nin güçlenmesi, büyümesi, gelişmesi derken burada esas olarak direnişi görmek gerekir, direnişi esas almak lazım. Yoksa zulüm hedeflediği sonuçlara ulaşırdı. Bu yönüyle şu kadar işkence yapılmış, bu kadar işkence yapılmış demek hiçbir anlam ifade etmiyor. Şu zulüm yapıldı, bu zulüm yapıldı, ama buna karşı direnildi demek bir anlam ifade ediyor. İşkence görmek bir marifet değildir; zulüm altında yaşamak herhangi kimseye bir artı getirmez. Hiç kimseye onur getirmez. Ama direnildiği takdirde o işkenceler anlamlı hale gelir, o zulüm anlamlı hale gelir ya da o zulüm ve işkence direnişle tersine çevrilebilir. O zulüm ve işkence direnişle büyük gelişmelere vesile olmuş olur.

İşte bunu zindan direnişi gerçekleştirmiştir. Bu tabii ki 12 Eylül’ün Kürdistan'daki planlarını boşa çıkarmıştır. Eğer Türk devletinin Kürtler üzerinde, Kürdistan üzerindeki kültürel soykırımcı politikaları boşa çıktıysa, bunu sağlayan Kürt Özgürlük Hareketi’dir, PKK’dir. Bunun herkes tarafından görülmesi gerekiyor. Bu direniş olmasaydı Kürtlük de bitmişti, sadece PKK değil. Diğer örgütler zaten bitmişti. Diğer örgütleri bitiren, o zulüm düzeni, işkence düzeni, baskı düzenidir. Ama PKK direnerek ayakta kalmıştır. Bazı alçaklar, bazı yeminli Apo ve PKK düşmanları sanki diğer örgütleri 12 Eylül değil de, baskı ve zulüm değil de PKK dağıtmış, PKK bitirmiş gibi alçakça değerlendirmeler yapmaktadırlar. Onları bitiren, dağıtan 12 Eylül’ün zulmüdür. 12 Eylül kök kazımak istiyordu. Bütün örgütleri dağıtmak istiyordu. 12 Eylül onlar şahsında başarılı olmuştur, ama PKK şahsında yenilgiye uğratılmıştır. Bu açıdan 12 Eylül’ün yıldönümünde 12 Eylül’ün amaçları anlatılırken, 12 Eylül’ün Kürdistan'daki ve Türkiye'deki amaçları anlatılırken esas olarak da bu darbeye karşı, bu zulme karşı direnişin ortaya konulması gerekiyor. 12 Eylül denilince akla direniş gelmelidir. Akla emperyalizm ve Türk devletinin politikalarının direnişle nasıl boşa çıkarıldığı gelmelidir. En başta da zindan direnişi, zindan direnişi temelinde Önder Apo'nun kadrolarını yeniden eğitip örgütleyerek Kürdistan dağlarına gönderip mücadeleyi başlatması ortaya konulmalıdır.

12 Eylül rejimi Kürdistan'da boşa çıkarılmıştır. Bunu böyle kesinlikle belirtmek gerekiyor, tersine çevrilmiştir. Ancak Türkiye cephesinde 12 Eylül önemli düzeyde hedeflerine ulaştı. Türkiye'deki sol, sosyalist güçlerin örgütlenmesini dağıttı. Amiyane deyimle marjinalize etti. Birçok örgütü tasfiye etti. Toplumun örgütlülüğünü dağıttığı gibi, bireyciliği geliştirerek, özel savaşı geliştirerek, toplumdaki toplumcu değerleri ortadan kaldırarak, insanları toplumculuktan, dolaysıyla da örgütlenmekten uzaklaştırarak güçsüzleştirdi ve sistemin tamamen nesnesi haline getirdi. 12 Eylül bu yönüyle Türkiye toplumunda önemli düzeyde amacına ulaştı. Bugün Türkiye solu bir türlü ayağa kalkamıyor. Bir zamanlar devrimci hareketin güçlü olduğu Karadeniz tamamen şovenizm zehriyle sistemin etkisi altına girmiştir. 12 Eylül’den önce CHP içinde kısmi bir muhalif kesim var, toplumun sesi olmak isteyen kesimler vardı. Özellikle 1970’lerden sonra CHP içinde böyle bir damar ortaya çıkmıştı. Ama 12 Eylül askeri darbesinden sonra bu damar etkisizleştirilerek CHP’yi daha çok Kürt Özgürlük Hareketi karşısında şoven pozisyona koyan bir siyasi güç haline getirildi. Toplumda aydınlar, yazarlar, toplumun ilerici demokratik kesimleri susturuldu. Demokratik bir tutum göstermeye çalışıldığında linç edildiler. Özellikle de Kürt halkının özgürlük mücadelesinin geliştiği ortamda demokrasi güçlerinin ve solun güçlenmesine hiç izin verilmedi. Sol ve demokrasi güçleri Kürtlerle birleşir, kendileri için tehlikeli olur düşüncesiyle gerçekten demokrasi güçlerinin, solun, aydınların, yazarların nefes alamayacağı bir özel savaş yürütüldü, bir psikolojik savaş yürütüldü. Zaten işçilerin örgütlülüğü dağıtıldı. İşçilerin örgütlülüğü ve sol örgütler dağıtıldığı için toplum tamamen kapitalizmin sömürü nesnesi haline getirildi.

Türkiye'de 1960’larda, 1970’lerde ortaya çıkan özgürlük ve demokrasi birikimi önemli düzeyde ezildi, susturuldu. Aslında Kürt Özgürlük Hareketi 1984’te mücadeleyi başlatmasaydı, Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi toplumdaki özgürlükçü, demokratik, sosyalist değerleri, eğilimleri canlı tutan bir mücadele yürütmeseydi Türkiye toplumu tümden bitirilecekti. Muhalifler tümden ortadan kaldırılacaktı. Ya da tamamen sistemin yedeğine düşürülecekti. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadele etmesiyle birlikte sol belli düzeyde varlığını sürdürdü. Öyle ki, 1991’deki bir af kanununda olduğu gibi Kürt Özgürlük Hareketi ile solun birleşmesini engellemek açısından solu cezaevinden çıkarma, böylelikle Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı mücadele verme döneminde solla Kürt Özgürlük Hareketi'nin ortak mücadele içine girmesi engellenmeye  çalışıldı. Ama bu bir yönüyle de solun nefes almasını sağlayacak bir durum ortaya çıkardı. Bu açıdan 12 Eylül Türkiye'de başarıya ulaşmıştır, önemli düzeyde sonuçlarını yaratmıştır, ancak Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi, Kürdistan'da 12 Eylül’ü önemli düzeyde boşa çıkardığı gibi, Türkiye cephesinde de tümden hedeflerine ulaşmasını engellemiştir. Örneğin, İslami çevrelerin hemen sistem içine alınması durumu gerçekleşmemiştir. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı sert bir mücadele ortamında işbirlikçi siyasal İslam’ın Kürtlere karşı psikolojik savaş nedeniyle de olsa yumuşak yaklaşması o andaki kirli savaşçıların işine gelmediğinden böyle bir siyasi eğilimin güçlenmesine fırsat vermemişlerdir. Ya da Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi Erbakan şahsında var olan siyasal İslam’ın tümden iğdiş edilmesini engelleyen bir siyasal durum ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan da 12 Eylül rejimi siyasal İslam’ın radikal yanlarını törpüleyip tümden sistem içileştimrek isterken, Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi Türk devletinin bu planını da önemli oranda boşa çıkarmıştır.

12 Eylül anayasasıyla, rejimiyle Türkiye'de kendini hakim kılarken, öte yandan elli yıllık olarak kendini planlayan 12 Eylül rejimi daha ilk yıllarında, ilk on yılına ulaşmadan büyük gedikler vermiştir; zayıflıklar ortaya çıkmıştır. Bunu da kesinlikle sağlatan Kürt Özgürlük Hareketi'nin zindan direnişi, daha sonra 1984’te başlayan 15 Ağustos gerilla hamlesidir. Özcesi hem zindanda, hem dağda 12 Eylül rejiminin tüm hedeflerine ulaşmasını engelleyen büyük bir mücadele olmuştur.

12 Eylül tam da ilk önceleri planlandığı gibi Özal’ın partisine devredilmiştir. Aslında 12 Eylül rejiminden sonra ilk seçimlerde bir generalin kurduğu parti vardır. Bu partiyle en azından dört beş yıl 12 Eylül farklı biçimde sürdürülecekti. Yani Cunta sürmeye devam edecekti. Ancak toplumda büyük bir tepki olduğundan Özal iktidar olmuştur. Aslında Özal’ın bir dönem sonrasında Başbakan yapılması düşünülüyordu. En azından 1983’ten 1988’e kadar bir generalin partisiyle götürülmek isteniyordu. Ondan sonra Özal gibi patiye teslim edilecekti. Ancak generallerden bıkmış olan toplum ve uluslararası güçler bunu uygun görmediler, Özal gibi bir partinin iktidara gelmesini daha uygun gördüler. Nitekim Özal kazandı. Aslında Özal 12 Eylül rejimine karşı bir başarı kazanmamıştır. 12 Eylül’ün bakanıydı. 12 Eylül’ü en iyi uygulayanlardandı. Veyahut da 12 Eylül’ün amaçlarını esas temsil eden kişilikti. Zaten 12 Eylül rejimi böyle bir kişiliğe ve partiye Türkiye'yi teslim etmek istiyordu. Fakat özellikle Türkiye'deki klasik siyasal odaklar, ordu içindeki kesimler dört yıl daha doğrudan kendilerini kontrol etmek istedi, ama bu olmadı.

Turgut Özal, 12 Eylül sisteminin hedeflediği biçimde toplumsal yapıyı tamamıyla kapitalist moderniteye uygun hale getirecekti. Diğer taraftan da kendi felsefesi, yaklaşımıyla Kürdistan'daki kültürel soykırımı tamamlayan, Kürtleri tamamen sisteme entegre eden bir rol oynayacaktı. Ancak 15 Ağustos hamlesi gelişti. 15 Ağustos hamlesi sadece cuntanın elli yıllık hedeflerini boşa çıkarmadı, aynı zamanda Özal’ın Türkiye'yi tam bir kapitalizmin merkezi haline getirme, Ortadoğu'nun ajan ülkesi haline getirme, Kürtleri entegre ederek kültürel soykırımı tamamlama hedefini engelledi. Eğer bugün Türkiye hala tam sisteme entegre edilmemişse, Türkiye Ortadoğu'da bir ajan ülke olarak kullanılamıyorsa, bu Kürt Özgürlük Hareketi'nin geliştirdiği mücadele temelinde Türkiye'deki sol ve demokrasi güçlerinin ayakta kalması soncudur.

Kürt Özgürlük Hareketi bu sisteme karşı büyük bir direniş gösterdi. Aslında Özal da bir daha Kürtlerin ayağa kalkamayacağını düşünüyordu. Solun da ayağa kalkamayacağı düşünülüyordu. Ama Kürtler ayağa kalkınca, Kürt Özgürlük Hareketi önemli bir hamle yapınca Özal 12 Eylül’ün istediği düzenin kurulamayacağını gördü. Ancak sistemde belirli yumuşamalar, reformlar yaparak Kürtleri entegre edebileceğini düşündü. Çünkü 12 Eylül’ün yarattığı ortam eğer Kürtler sistemin parçası haline getirilmezse bozulacağını, dağılacağını düşündü. O Türkiye'yi tamamen kapitalizmin cennetti haline getirmek istiyordu. ABD'nin, Batının, sistemin tamamen uzantısı haline getirmek istiyordu. Ama PKK hamle yaparak buna engel olmuştu. Özal acaba daha derinleşmeden, bu mücadele gelişmeden Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerini sistem içileştirip entegre edebilir miyim hesabı yaptı. Ama Türkiye'deki inkarcı sömürgeci sistem o kadar katı ki, bırakalım Kürt sorununun çözümünü, Kürtlere kimi kırıntılar verip sistem içine entegre edilmesini bile kabul etmeyecek bir ulus-devlet bağnazlığı içinde olduğundan Özal’ı da daha sonra tasfiye ettiler. Yoksa Özal 12 Eylül karşıtı değildi. 12 Eylül sistemini uygulamak isteyen bir güçtü, bir siyasi liderdi. Yine Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı özel savaşı başlatan bizzat Özal’dı. Ama Özal 12 Eylül darbesi sonrası düşünülen sistemin düşünüldüğü gibi çok katı bir biçimde sürdürülemeyeceğini gördü. Ya da Özgürlük Hareketi'nin hamlesinin güçlü olması, etkili olması, Kürdistan toplumunu etkilemesi Özal’ı Kürt Özgürlük Hareketi'ni sistem içileştirme ve entegre etme biçiminde bir yola götürdü. Aslında psikolojik savaş ağırlıklı özel savaşla Kürtler üzerinde egemenliği yeni koşullarda gerçekleştirme rolünü o zaman Özal üstlenmek istedi. Fakat o zamanki güçler biz ezeriz, tasfiye ederiz düşüncesiyle Kürtlere karşı bir özel savaş sistemiyle, psikolojik savaşla beslenmiş mücadele dönemini bile kabul etmediler.

Şunu belirtmek gerekir, bugün de Türkiye'de 12 Eylül sistemi var; 12 Eylül anayasası hala yürürlüktedir. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi karşısında 12 Eylül’ün daha baştan itibaren önüne hedef koyduğu, siyasal İslam’ı sistem içileştiererek Kürt’ü, solu ezme politikası AKP ile devreye konulmuştur. AKP aslında Kürtleri bir rehabilite etme partisiydi, hükümetiydi. Ancak mücadele gelişince, sertleşince AKP hükümeti özel savaş yöntemleriyle psikolojik savaşı derinleştirerek tasfiye etmeyi hedeflemiştir. 12 Eylül’ü biraz liberalize etme ya da yeni koşullara uydurma hareketidir. AKP'yi ve Erdoğan’ı 12 Eylül’ü restore etme harekatı olarak görmek gerekir. Eğer bugün Erdoğan başkanlık sistemi diyorsa, rejim değişti, bunun anayasal bir çerçeveye kavuşması gerekir diyorsa, aslında yıpranan, yürümeyen 12 Eylül anayasasını yeni koşullarda yeniden üretmek istediğindendir. Kenan Evren’in kurmak istediği düzen direnişimiz tarafından boşa çıkarıldı. Özgürlük mücadelemiz 12 Eylül rejiminin tümden oturmasını engelledi. Şimdi AKP kimi kırıntılarla 12 Eylül rejimini yeniden restore etmek istiyor. 12 Eylül anayasasını siyasal İslam’ın da içine alındığı biçimde restore ederek Kürtleri ve sol güçleri tasfiye etmek istiyor. Aslında siyasal İslam rejim içine alındı. Özellikle 2007’deki Dolmabahçe mutabakatıyla bu gerçekleşti. Ama Kürt karşıtlığı ve sol karşıtlığı üzerinden gerçekleşti. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve solun direnişi nedeniyle, demokratik güçlerin direnişi nedeniyle Kürt karşıtlığı ve sol karşıtlığı temelinde siyasal İslam’ın sistemin içine alındığı yeni rejim kurulamıyor, oturtulamıyor. İşte Erdoğan kendisini güç yaparak, bütün her şeyi ele geçirerek solu ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezip siyasal İslam’ın sistem içine alınmış biçimiyle 12 Eylül’ü restore etmek istiyor. Kesinlikle AKP'nin ve Erdoğan’ın yaptığı budur. Erdoğan’ın ve AKP'nin yaptığını 12 Eylül’den farklı biçimde göstermek kesinlikle kendini kandırmaktır. Ne AKP, ne Erdoğan özgürlükçüdür, ne de demokrasiden yanadırlar. Kendilerine Müslüman, kendilerine demokrattırlar. Yani kendilerinin sistem içine alınmış haliyle sistemin Kürtler üzerinde ve sol üzerinde yeniden hegemonya kurmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.

Şu andaki mücadele bu temelde yürümektedir. 12 Eylül rejimini iktidarcı siyasal İslam’ın sistem içine alınmış biçimiyle kökleştirmek isteyen AKP ve kültürel soykırımcı faşist güçlerle Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin bloku arasında bir mücadele olmaktadır. Klasik devletle AKP arasında gerçekleşen blok mu etkin olup 12 Eylül restore edilecektir, ya da Kürt Özgürlük Hareketi, demokrasi güçleri ve sol güçlerin birliğinden oluşan cephe mi etkin olup mücadeleyi kazanıp 12 Eylül rejimini değiştirerek Türkiye'yi demokratikleştirip Kürdistan'ı özgürleştirecektir. Şu andaki mücadeleyi kesinlikle bu çerçevede görmek gerekir. Ama şu kesindir, 12 Eylül daha başından, daha ikinci yılındayken zindanda ve 1984’te dağda ve Kürdistan'da gelişen mücadeleyle ideolojik ve siyasi olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yani 12 Eylül Türkiye'nin sosyal ve siyasal yapısına uygun olmayan bir rejim ve anayasa öngördüğünden daha ikinci yılında direnişle karşılamış, ideolojik yenilgiye uğramıştır. Kürt halkı direnişiyle, sol ve demokrasi güçler direnişiyle şimdiye kadar 12 Eylül rejiminin yarattığı sistemi kriz içinde tutmuşlardır. Tümden oturmasını, kalıcılaşmasını engellemişlerdir. Bu açıdan bugün süren mücadelede kaybeden 12 Eylül rejimi ve onun yeni ortağı AKP olacak, Kürt Özgürlük Hareketi, demokrasi güçleri kazanarak Türkiye'yi demokratikleştirip Kürdistan'ı özgürleştireceklerdir.  

PEKİ, SİZİN ÇÖZÜMÜNÜZ NE?

Kendinize yakın gördüğünüz müttefik Türkiye’ye karşı ne zamana kadar sesiz kalacaksınız?

YENİ MÜCADELE DÖNEMİ VE ÖNCÜ KADRONUN ROLÜ

Hakikat algısındaki yanlışlık ve yanılgıdan kurtulmak, ne istediğini bilmek ve bunu bir bilinç, bir farkındalık yaratarak sürekli oluş halinde derinleştirmekle mümkündür.

KİRLİ VE KALLEŞÇE SAVAŞ YÜRÜTEN KİMDİR?

Bu zihniyet ve siyaset anlayışı sadece siyasetçileri değil, basını, aydınları ve yazarları da büyük çoğunlukla kendine benzetmiştir.

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]