22/08/2017

EMEK, TOPLUMU VAR EDEN ESAS DEĞERDİR

İnsanın varlığı, sosyal varlığı var oldukça, geliştikçe, sosyalizm de var olacak, gelişecektir.

 

 

 

 

 

ABDULLAH ÖCALAN

 

Mayıs 1991

1 Mayıs işçi ve emekçilerin birlik ve dayanışma günü olarak kutlanılmaya çalışılırken, bugüne bu 1991’de vermemiz gereken anlam hiç şüphesiz sosyalizm sorunlarını kavramaya ve emeğin sahiplerinin çıkarması gereken sonuçların neler olması gerektiğini belirtmek yerinde olacaktır.

Son bir kaç yıldır sosyalizmin üzerine büyük bir saldırı yöneltilirken, sosyalizmin yapması gereken neydi? Neden sahip çıkmak gerekir? Nasıl sahip çıkılır? Bunca saldırılara uğramasının nedenleri nedir? Bünyesindeki zayıflığı, yanlışlığı nedir? Tekrar çıkış için neler yapılmak durumundadır? Bu sorular sorulup ve cevaplar geliştirilirse, güne de gereken anlamlı yaklaşım gösterilmiş olur.

Sosyalizm, insanlık tarihiyle birlikte kendini gittikçe bilimselleştiren bir ütopya olarak gelişir. Sosyalleşme, yani toplumsallaşma, insan türünün çıkışıyla birlikte başlayan bir varlık şeklidir.

İnsanlar sosyalleştikçe kendi türlerini kanıtlarlar.

Bir anlamda insanlaşma, toplumsallaşmayla başlar, sosyalleşmeyle başlar. Sosyalizm de bu, sosyalleşmenin daha bilimsel ifadesi olma iddiasındadır. Dolayısıyla sosyalizmden kuşku duymak, insandan kuşku, onun sosyal varlığından kuşku duymaktır ki, bu da mümkün olamaz. İnsanın varlığı, sosyal varlığı var oldukça, geliştikçe, sosyalizm de var olacak, gelişecektir. Ve tabii bu da gelişmenin dönemeçlerine göre giderek daha da zenginleşecektir. İnsanlığın kaderi kendi emeğiyle yazdığı yazgısıdır. O, nereye kadar giderse, neye el verirse, sosyalizm de bir o kadar onun aydınlanmış ifadesi olacaktır.

Sosyalizm durağına tarih boyunca kolay gelinmemiştir. Çok büyük mücadelelerin sonucu olarak onun bilimsel ifadesine yaklaşıldığını biliyoruz. İnsan toplumunun şekillenmesinde, toplumsal mücadele sürekli bir motor rolünü oynuyor. Yine bugüne baktığımızda bile mevcut saldırının altında da şiddetli bir toplumsal mücadelenin icra edildiğini görürüz. Son tahlilde ulusal ve uluslararası çerçevedeki mücadele toplumsaldır. Sosyalizmin bir mücadele kozu olarak buna katmak istediği daha bilimsel olmaktır. Biz burada sosyalizmin veya toplumsal mücadelenin tarihini çizecek durumda değiliz. Buna hiç gerek yoktur. Çoğunuzun da artık bizzat inceleyebileceği bir konudur.

Son yılların sosyalizmi bulanıklaştırıcı, hatta inançtan düşürücü gelişmelerini değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Bu bizim açımızdan önemli. Çünkü gerçekten bir saldırı var ve sosyalizmi savunmak, hatta ilerletmek neredeyse ayıplı bir duruma gelmiştir. Reel sosyalizmin sorunlarını bütünüyle sosyalizmin sorunları olarak ortaya koyma hatası çok yaygındır. Ve hatta bu sosyalizmin etkisi altından ne kadar kendimizi kurtardığımızı bile kestiremeyecek durumdayız. Sosyalizmin özünü bütünüyle kavrama düzeyimiz hayli sınırlı. Bu sadece bizim gibi çok geri toplumsal özelliklerde seyreden bir halk için değil, dünya genelinde öyle anlaşılıyor ki, sosyalizmin teorisi geliştirilemediği gibi, uygulaması da çok çarpık ve hatta özüne ters yansıyacak biçimlere kadar varmıştır. Yine öyle anlaşılıyor ki, reel sosyalizm, yani gerçekleşen sosyalizm, sosyalizm için belki de kapitalizmden daha tehlikeli bir hasım durumuna gelmiştir. Buna nasıl gelindi? Çok üzerinde duruldu, durulacak da.

Sosyalizmin özüyle çelişen hatalar nelerdi, yanlışlıklara nasıl başlanıldı, nasıl gelişti? Öyle anlaşılıyor ki yoğun bir eleştiriyle yönelinecektir. Sosyalizmi sadece Marksist Leninist kavram içine sığdırmak onu daraltma olur. Marks’ı da, Lenin’i de sosyalizmin gelişmesinde bir durak olarak değerlendirmek daha yerindedir. Ve eğer sosyalizm bir düzen olarak gelişiyorsa, bu bilimde çeşitli durakların da temsilcilerinin olması gerektiğini anlamak zor değildir. Herhangi bir bilim dalı, sadece bir usta tarafından temsil edilemez. Bilim ekolleri çok çeşitli bilim adamlarının çabalarıyla ve daha günümüzde de bitmemiş bir biçimde sürüp gitme özelliğindedir.

Bir toplumsal bilim dalı olarak sosyalizm de çeşitli aşamaların pratiğine bağlı olarak kendini geliştirecektir. Teorisini ve pratiğini sik sik gözden geçirerek ki toplumun bilimsel ifadesini, bir kimyanın bilimsel ifadesinin çok daha değişik ve hatta kesinlikten öteye, olasılıklarla,  olasılıklara daha fazla yer bırakan bir özellikte olduğu için kesinlikten kaçınılacak, böylece giderek daha fazla iç olasılıklarına göre bu temelde kendini geliştiren, dolayısıyla da birçok dönemde birçok temsilciyle veya bunun teorisi ve pratiğiyle uğraşanlarca ilerletilecektir.

Burada mühim olan insanlık tarihi boyunca bir sosyal mücadelenin varlığıdır. Giderek sosyalizm karşısında olanın, toplumun üstünde dolayısıyla toplumsal emeğin üstünde kendine bir yer edinmek isteyenin ve her zaman tarihte karşımıza egemen sömürücü simalar olarak çıkanların, bunu inkar etmek istedikleri, bunun yerine başka teorilerle veya uyuşmalarla sosyal mücadelelerinde hep sosyalizmi ret etmişlerdir.

Toplum, gerçekten emeğe dayalı olarak gelişen bir organizmadır. Muamma türüdür. Emeğin türleri vardır. Hiç şüphesiz bilimsel emek, siyasal emek, ekonomik emek kategorilere ayrılabilir, ama mühim olan toplumsal gelişmenin öyle kendiliğinden toplum üstü kuvvetler tarafından olmadığı talihle, kazara toplumun içinden bazılarının gelişine yol açmadığıdır.

Toplumu toplum yapan, çalışanların emeğidir.

Sosyalizmin esası da budur. Emperyalizm, günümüzde öyle noktalara saldırıyor ki, sanki bunlar yerle bir edildikçe sosyalizm de yerle bir edilecektir. Ve hatta toplumsal mücadeleler bir daha asla vücut bulamayacaktır. Hayır, toplum içinde ileriyi hak etmediği, emeğinin üstünde kendine bir yer ayırmak istediğinde burada toplumsal bir mücadele başlamış demektir. Emeğiyle orantılı olmayan ekonomiden tutalım, sanat, hukuk, siyaset her alanda yer işgal etmek istiyorsa ve burada devlete dayanıyorsa, çeşitli yöntemlerle kendini güçlü konuma getirme çabası içine girmişse orada bir toplumsal mücadele vardır. Ve dolayısıyla başkalarının emeği üzerinde, ister yüzyıllardan beri üretilmiş değerler olsun, ister günlük olarak üretilen değerler üzerine olsun, bir çekişme varsa, bu çekişmede taraflar vardır ve bu taraflar arasında da bir mücadele vardır. Bu sosyal mücadeledir ve günümüzde bu mücadele biraz daha bilimsel, öngörülü yapılmak isteniyorsa bu, sosyalizm mücadelesi olur.

Öyle anlaşılıyor ki günümüzde sadece insanların emeği üzerine değil, bütünüyle yaşamın objektif temelleri üzerine, doğa üzerine de görülmemiş bir çullanma olduğuna göre, bu sosyal mücadele gelişecek ve sosyalizm her zamankinden daha fazla kendi varlık nedenini savunmaya çalışacaktır. Dünyanın bugünkü durumundan çok büyük şikayetler vardır. Toplumsal çevre denilen doğa kirlenmesinden tutalım, toplum içi kirlenme ki bu daha büyük bir tehlikedir hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar kirlenmiştir. Toplumun doğal çevresi veya çevre kirlenmesiyle iç, yani onun maddi ve daha çok da ruhi kirlenmesinin vardığı boyutlar bazı kentlerde, hatta bir çok ülkede gelişmiş ve yaşanmaz bir durum yarattığını her gün izlemekteyiz.

İklimin bozulmasından tutalım, doğanın bozulmasına ve daha çok da insanın muazzam bir biçimde ruhunun baskı altına alınması, büyük ölçüsüzlükler, özellikle günümüzdeki insana yönelik saldırı araçlarıyla,  nükleer silahlardan tutalım, basın yayın araçlarına kadar yöneltilen büyük tehlikeleri göz önüne getirdiğimizde her zamankinden daha fazla bir sosyal mücadele veya onun bilimsel ifadesi olarak sosyalizm mücadelesine şiddetle ihtiyaç duyulacağı açıktır.

Bugün eleştirilmesi gereken sosyalizmin çıkmazı veya sosyalizmin anlamsızlığı, gereksizliği değil, tam tersine, bu muazzam sorunlara karşı kendini yeterince hazırlayamamasıdır. İnsanlığın karşısına çıkan dev gibi sorunlara sosyal mücadele adına, sosyalizm adına yeterli cevapların verilmemesidir. Sosyalizm adına, reel sosyalizm adına verilen cevapların yetmediği gibi, sorunları daha da ağırlaştırmasıdır. Budur görülmesi gereken esas. Sosyalizm bilimsel ifadeye XIX. yüzyıl ortalarında her zamankinden daha fazla kavuştuğunda, kapitalizmin bir olgunluk döneminden geçtiği söylenir. Bu dönemin sorunları gerçekten bugünkü kadar değildir. Aşırı düzeylerde işçi sınıfının sömürüsü vardır. Belki de günde on dokuz saat çalışır, çok zor işlerde çalıştırılır ve çok az bir ücret verilir. Sağlam eğitim olanakları yoktur, sinirlidir.

Dolayısıyla o zamanın sosyalizmi yalın kat aşırı bir proleterleşme veya aşırı yoksullaşmanın sosyalizmidir. Bunun için işte ‘Kapital’ yazılır. ‘Kapital’in esas olarak ispatlamak istediği artı değerdir. Artı değerin oluşumu ve nasıl vakfedildiğidir. Ve bu da daha çok neyi halletmek istiyor? Gözler önünde çok yoğun bir sömürü vardır. Bu da nasıl ifade edilir? İşte çok yoksul bir işçi sınıfı, dolayısıyla işçi sınıfı ve sosyalizm ikilemi kurulmaya çalışılır. İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi, onun giderek siyasi mücadelesinin nasıl olması gerektiğine dair çözümler aranır.

Dolayısıyla o dönemin halletmek istediği sorunlar daha çok da Marks, Engels döneminin sorunları, teorik ve pratik olarak biraz teoriktir ve sendikalıdır. Teorik olarak, artı değer ve onun sızdırılması, yine pratik olarak sendikalar geliştirilir ve belli bir ekonomik mücadeleyi vermesi bu amaçladır. Bu da bildiğimiz gibi XIX. yüzyıl sonlarına kadar belli bir gelişme kaydeder. Teorisi biraz geliştirilir, sendikalar güçlenir, hatta siyasi mücadeleyi biraz geliştirirler. Parlamentolara kadar, burjuva parlamentolarına kadar girerler, partiler kurulur. Ama temelde henüz düzenin sınırları dışına çıkılmamıştır.

Burjuva demokrasisi veya cumhuriyeti ya da iktidarları dâhilinde bir hak mücadelesi söz konusudur. İşçi sınıfının kendi sınıf kimliğini ideolojik, siyasi olarak ifade etme, kendini diğer sınıflardan ayırma, kendi partilerini kurma, kendi önderliklerinde siyasi mücadeleyi ekonomik mücadele ile birleştirme gibi bir çaba söz konusudur bu dönemde. Yerindedir, gereklidir ve bu dönemin temel ilerleme aracıdır. Özellikle yüzyılın ikinci yarısı ağırlıklı olarak böyledir. Daha önce de sosyal mücadeleler ve sosyal mücadele teorileri vardır. Değer üzerine, ekonomi politika üzerine 'Ekonomi Politik' oldukça geliştirilir. Onun felsefi ifadesi, hatta tarihi incelemeler içinde ele alınmıştır

Marks’ın yaptığı, ekonomi politiği, diyalektik yöntemi ve ütopik sosyalizmi inceleyip hepsinden bilimsel bir sosyal ifadeye, sosyalizm ifadesine geçmektir ki, ütopik sosyalizmi de incelersek, kökenleri daha önceki tarihlere uzanır. Ekonomi politik ilk çağlara kadar uzanır. Yine diyalektik ilk çağlara kadar uzanır. Sosyalizm, bilimsel sosyalizm olarak bütün bunların senteziyle ifade bulur. XIX. yüzyılda en güçlü bir ideoloji olarak kendini kabul ettirir. İşçi sınıfının eylem silahıdır. Eylem kılavuzudur. Ayağa kaldırır, halk mücadelesine iter. Bunun için örgütlenme gereğini önüne koyar. Gelişmek için bazı sonuçlara da ulaşılır.

Buna Lenin’in yaptığı katkıyı da biliyoruz. Lenin’in yaptığı katkı, o dönemin sınırları dışına çıkmak, mevcut burjuva iktidarları, burjuva demokrasilerini aşmak, düzen içi bir hak mücadelesinden düzeni yıkarak, bir iktidar mücadelesine, onun diktatör yasına ulaşmak gibi bir sonuca da götürür. Leninizm’in de esas katkısı buradadır. Leninizm, sosyalizmin tarihinde emekçi sınıfın mücadelesini sadece ideolojik, ekonomik olarak sınırlamaz. Hatta siyasi olarak da düzen sınırları dahilinde siyasi hak, siyasi yönden hakları geliştirme olarak da kabul etmez. Daha da ilerleterek mutlaka iktidarı, mevcut iktidarı parçalayarak yerine emekçilerin iktidarını kurmayı esas alır. Ayırdedici özelliği budur ve bu da kapitalizmin emperyalizm çağına denk düşüyor.

Dolayısıyla Leninizm, kapitalist emperyalist teorinin işçi sınıfı açısından çözümlenmesi ve onun aşılması çabası olarak karşımıza çıkar. Lenin’in bu konudaki gerek öngörü, yani teorisi ve gerekse pratiği yani iktidar, parti ve iktidar mücadelesine ilişkin geliştirdikleri Ekim Devrimi’nde güçlü bir uygulamaya kavuşuyor.

 

Sovyet deneyimine yol açıyor. Bu deneyimin ağırlıklı olarak Rusya içinde gerçekleşmesi söz konusudur. Bir sosyalizm türü bulunur. Lenin’in yönetemediği, yani kurucusunun yönetemediği, bir sosyalist inşadır bu. Devrimin karşıdevrim tarafından ezilme sürecinde Lenin olmakla birlikte ki, o dönemde de Bolşevik Partisi içinde şiddetli tartışmalar vardı, tasfiyeler vardır, fakat inşa döneminde bu çok daha şiddetlidir, fakat o süreçte Lenin yoktur.

Bildiğimiz gibi Stalin önderliğinde bir sosyalizmin inşası süreci başlatılır. Ekonomik inşaya gidilir. Devlet iktidarı, işçi sınıfı diktatörlüğünün inşa edilmesi, ekonomik ve siyasi iktidarı güçlü bir çabaya tanıklık eder. Bugün bu çok tartışılıyor. Sovyet deneyimi topa tutuluyor adeta. Özellikle Stalin pratiği topa tutuluyor. Bunu biraz daha iyi anlamak gerekir. Stalin deneyimi nedir? Leninizm ile bağlantısı nedir ve hatta bugün, Gorbaçov reformları denilen gelişmelerle ilişkisi nedir?

İnsanlar genel olarak güncelliğin ağır etkisi altında bulunurlar. Güncel olarak yaşanan gelişmelere mutlak bir gelişme, son söz değerinde bir yer vermek isterler. Bu darlık kesindir! Ortaya çıkan her din kendisini en son din ilan ettiği gibi, her peygamber de kendini en son peygamber ilan eder. Veya her teori ortaya çıktığında sahipleri onun en son teori olduğunu söylerler, en son doğru sözün artık bu olduğunu söylerler. Bu insanların özelliğidir. Sosyalizmde de buna benzer bir şeye rastlanır. Her dönemin en ileri sosyalizm teorisi ve uygulanması kendini biraz da mutlak gibi sunma ihtiyacını hisseder. Öyle anlaşılıyor ki, Stalin döneminin pratiğinde hatta bunu Lenin dönemiyle de kapsamlılaştırabiliriz. Lenin, Stalin’le özdeşleştirilemezse de kendini oldukça mutlaklaştırdığı söylene bilinir. Büyük bir sübjektivizm yaşandığı da anlaşılıyor.

Özellikle emperyalizmi yıkmaya ilişkin bir abartma olmazsa ve o gün için bazı gerçekleri ifade etmeye çalışsa da, sonrasını görememe gibi bir durumun yaşandığını biliyoruz. Yine Sovyet deneyiminde işçi köylü diktatörlüğü, o gün için çok önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza çıksa da daha sonrasının sosyalizmle bağlantısının zor kurulabileceği de kendini günümüzde kanıtlamaktadır. Sovyet deneyimini kavramak açısından belirtmek gerekir. Sosyalizm, özünde devletin sönmesini, devletin giderek tasfiyesini öngören bir ideolojidir. Sosyalizmde devlete tapınma, devleti mutlaklaştırma çok zayıftır, yoktur!

Şimdi öyle anlaşılıyor ki, yine devlet olgusunun doğru ele alınması mevcut kargaşayı veya mevcut yanlışlığı görmenin de en uygun yolu olacaktır. Sosyalizm ve devlet meselesi kavrandıkça günümüzü de doğru kavramak kolaylaşacaktır. Bir anlamda devlet olgusu gereklidir. Birçok gelişmeye yol açar, ama birçok kötülüğün de kaynağıdır. Feodal devleti çok geri bulan, ona savaş açmış olan burjuvazi, demokrasi getirdiği iddiasındaydı. Ama bugün burjuvazinin geliştirdiği devlet aygıtı bir ahtapot gibi toplumu sarmıştır.

Faşizmde ifadesini bulmuş insan soyunu en tehdit eden bir aşamaya gelip, dayanmaktadır. Sosyalizmin yapması gereken devleti daha da güçlü kılmak olmamalıydı. En temel hata burada işlenmiştir. Sosyalizmin yapması gereken, burjuvazinin özellikle faşist biçimi itibariyle, insanlığın artık taşıyamaz, altında iniminim inlediği bu baskı aracını nasıl ortadan kaldırırız, bunun yerine nasıl daha iyisini koyabiliriz değil, nasıl zayıflatırız biçiminde olmalıydı.

Faşizmle mücadele ederken veya burjuva demokrasisi ile mücadele ederken, buna bütünüyle bir Sovyet devleti veya işçi sınıfı, işçi köylü diktatörlüğü biçiminde daha da çok gelişmiş bir aygıtla cevap vermek, herhalde burjuvaziye karşı en yerinde bir cevap olmayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, devlet sanatından geçmiş sınıflar, yani egemen sömürücü sınıflar bu sanatta çok daha yetkindirler. Kalkıp sosyalizm adına; işçi sınıfı köylü temsilciliğinde, daha gelişmiş bir devletle buna karşılık verilmesi, herhalde en hatalı ve birçok yanlışlığı içeren cevap verme olacaktır.

Genelde Stalin’in eleştirisi geliştirilecekse, devlet aygıtını burjuvaziye taş çıkartırcasına geliştirme biçimindeki aşırılığına yüklenilir. Çünkü daha o dönemde de görülmemiş bir durum değildir. Bürokrasi şu kadar gelişiyor diye eleştirilir. Troçki’nin geliştirdiği eleştiriler vardır. Yine proleter demokrasinin sorunları tartışılır; "demokrasi yoktur" denilir. Fakat bir sonuca baglanmaz ve bunun nedenini de çok iyi biliyoruz.

Karşıda faşizmin gelişmesi vardır. Yapılması gereken amansız bir Sovyet deneyimini geliştirerek, sosyalizmi kurtarmaktır. Acaba sosyalizm, sosyalist anavatan kurtarılır mı, yoksa içinden boşaltılır mi? Bugün dahi çok düşündürüyor. Öyle anlaşılıyor ki düşündürmeye de devam edecektir. Büyük ihtimalle incelemeler, araştırmalar daha ileri giderek gösterecektir. Sovyet deneyimi büyük bir sapma olarak karşımıza çıkabilir. Devlet olgusuna verdiği ağırlık, sosyalizmin savunmasını bütünüyle devlet savunması biçiminde düşünmesi, devleti öncü kılması, hatta partiyi bile günümüzde neredeyse anlamsız kılması en ciddi hatalardan birisi olarak karşımıza çıkıyor.

Devlet biçiminde toplumsal düzenlenmenin acaba sosyalizm midir, değil midir, tartışması bugün en belirleyici bir tartışmadır. Eğer serbest piyasa adi altında sosyalizme saldırı son hızla devam ediyorsa bunun altında biraz da şu vardır; sosyalizmin bütün sorunlarını devlet düzeyinde ele almak, çözümü tamamen bu çerçevede görmek, çok yanlış bir zeminde ve özüne de çok ters gelebilecek bir biçimde mücadele içinde tutmak olacak ki, sosyalizm bundan zarar görür. Bu Sovyet deneyiminde nelere kadar varmıştır. Bir sistem olarak ifade edilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Biz de bu deyimleri çok kullandık. Sosyalist sistem denildi, kapitalist emperyalist sistem denildi, aralarında Kaf dağları inşa edildi. Sözüm ona çok farklı dünyalar olduğu vurgulandı. Ama bugün bakıyoruz adeta, kapitalist emperyalist sisteme imdadımıza gel de bizi kurtar denilecek noktaya veya bir teslimiyete gidiliyor. Burada teslimiyete gidenin sosyalizmin sakat bir devlet olarak örgütlenmesi, her şeyin devletle halledilmesi,  ki bu da demokrasi değil, bürokrasidir  bunun nefes alamaz duruma getirilmesidir. Bir anlamda çok kötü bir araç olarak savunma yeteneklerini sosyalizm adına kaybetmesidir.

Sovyetler bu deneyimden nasıl sağlam çıkacaktır? Öyle anlaşılıyor ki Sovyet deneyimi bugün tarumar oluyor. Aslında bu bir anlamda olumludur. Kapitalist emperyalist sistem karşısında ama ayni zamanda da toplumun başında sömürücü, baskıcı bir güç olan bu sosyalizmin, daha doğrusu sosyalizmi tıkayan bu sistemin aşılması veya paramparça olması çıkış için ilk gereksinimlerden birisi olarak kendini dayatır. Dolayısıyla yıkılan sosyalizm değil, bilakis sosyalizmin kendini geliştirme, kendini savunmasının önüne dikilen engelin, aygıtın, aracın ta kendisi oluyor.

Eğer sosyalizm çıkış yapacaksa, her şeyden önce önündeki bu devlet engelinin veya devletin, sosyalizm adına her şeyi ele alış, her şeyi hallederim dediği noktadan başlayacaktır. Sözüm ona sosyalist insan, sosyalist topluma tabii olmaktadır! Hiçbir şey düşünemez duruma gelmiş, her şeyi devletten bekler bir konuma getirilmiştir. Bir kapitalist toplumdaki bireyin inisiyatifi, sosyalist toplumdaki bireyde yoktur. Girişkenliği, atılımcılığı, yaratıcılığı gelişmemiştir veya ket vurulmuştur. Ulusal çapta da bu böyledir. Sosyalist uluslar neredeyse ütopik uluslar durumuna gelmişlerdir. Hayatla bağlarını oldukça koparmışlardır. Bu ciddi bir sapmanın veya engelin varlığına tanıklık eder.

Sosyalizmin varacağı yer bu olmamalıydı. Bir defa kapitalizme veya özellikle kapitalizmin, emperyalizmin gerçekten toplumsal dışılığa ne kadar yer açtığı, toplumun üzerine nasıl çullandığı, doğanın tahribatını nasıl geliştirdiğini göz önüne getirdiğimizde, sosyalizmin kaderi olmamalıydı. Oldukça gelişmiş açılımlara, çözümlemelere mutlaka ulaşması gerekirdi.

Ama öyle anlaşılıyor ki yine Sovyet deneyimi sosyalizm deneyiminden öteye, sosyalizmden esinlenerek, hatta içinde çok değerli sosyalistlerin de mücadele ederek, sonuçta milli sosyalizm biçiminde veya sosyalizmin geri toplumlarda dönemine göre henüz tam kapitalistleşme imkânı bulamamış, fakat kapitalistleşmek isteyen sosyal gelişmenin veya sınıfsal gelişmenin bir ifadesi olmuştur. Öyle ki bireysel yolla kapitalistleşmenin, emperyalist koşullarda fazla mümkün olmaması ve bazı toplumların kapitalistleşmeyi Bati Avrupa’da veya Batı sistemindeki gibi gerçekleştiremeyişleri onları sosyalizm etiketli bir yönteme, yani devletçiliğe yöneltiyor. Bu günümüzde daha iyi anlaşılmıştır.

Devletçiliğin sosyalizm olmadığı ki, başta bu söyleniyordu bizzat Lenin tarafından da söylenir. Devlet kapitalizmi bizim için gereklidir, kaba sosyalizm değildir. Gelişen de devlet kapitalizmi oldu. Bireye dayalı kapitalizm mümkün olduğu gibi, devlete dayalı kapitalizm de mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşum döneminde bireysel yolla kapitalizm geliştirilemiyordu, kapitalist ortaya çıkmıyordu. Türk devletçiliği bile ancak kapitalizmin devlet eliyle geliştirilebileceğini gösterir. Bu, aslında bu dönemin benzer birçok ülkesinde kendini ortaya çıkaran bir durumdur. Yaratıcı kapitalist yok, dolayısıyla kolektif bir kapitalizme ihtiyaç vardır, o da devletçiliktir. Sovyetler bunun en önde gelen önderliğini yaptı. Sovyet deneyimi öyle anlaşılıyor ki, içinde her ne kadar sosyalizm de olsa, sosyalist inşanın ağır bastığı bir dönem var. Mesela bir Stalin dönemi önemli oranda sosyalizmin ağır bastığı bir dönemdir. Fakat kapitalizm de vardır.

Bürokrasi, kapitalizm demektir.

Gereksiz yere artan bürokrasi, artan kapitalizmdir

Bu da artan burjuvazidir. Emeğin de kendini burada örgütlemesi var. Kendini devlet içinde güçlü tutması vardır ama bürokrasi de vardır. Bildiğimiz gibi bunlar şimdi daha şiddetli çekişiyorlar. Bugün 1 Mayıs’ta Sovyet Rusya’nın başı Yeltsin ile Sovyetler’in başı Gorbaçov işçilere bir şeyler anlatma ihtiyacını duyuyorlar. Bunlar bürokrasinin temsilcileri iken işçilerde grevlerde bunların istifasını istiyorlar. Demek ki, bir mücadele var, bürokrasiyle işçilerin arasında için için giden bir mücadele var. Sovyet örneğine ilişkin olarak daha fazla söylenecek şeyler vardır. Bunlar milli sosyalizm adına, bir de milli kapitalizm olarak değerlendirilmelidirler.

Bugün tepeden, liberal kapitalizme veya serbest piyasaya dayalı kapitalizme yol aldırılmak isteniliyor. Bu da şunu gösterir: Devlet eliyle geliştirilen bir kapitalizm artık belli ölçüde tıkanmıştır ve artık devlet kapitalizmine daha fazla yol aldırtmak mümkün değildir. Sovyet deneyimini yalnız kapitalist deneyim olarak görmüyoruz. Sovyet deneyiminin hem dönem itibariyle, hem de nicelik itibariyle önemli oranda sosyalizmi yaşadığını ve halen de yaşayacağını söylüyoruz ama bunun için de kapitalizmin ögeleri, kapitalizmin temsilcileri, kapitalizmin sektörü diyebileceklerimizin de az olmadığı, olmayacağıdır. Aslında Sovyet deneyimi ve bunda işçi köylü diktatörlüğü diye tabir edilen devletin kendisi bir yerde sınıf mücadelesidir, tepede devlet bünyesinde yoğunlaşmış ve kilitlenmiş bir mücadeledir. Parti içinde çok iyi bildiğimiz gibi 1930’larda bu çok gelişti.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde 1940’lara kadar verilen büyük bir mücadele vardır. Bu mücadelede gerçekten çok büyük tasfiyeler gerçekleşmiştir. Stalin’in sanırsam 1935’te seçtiği bir merkez komitesi vardır. Yarısından fazlası tasfiyeye uğramak zorunda kalır. II. Dünya Savaşı'na değin geldiğimizde bu yıldaki kongrede seçilen merkezin yarıdan fazlası ve hatta partinin de üyelerinin yarısı tasfiyeye uğramaktan kurtulamaz. Bu büyük bir mücadeledir. Stalin ne kadar haklı, ne kadar haksız tartışması bir yana, fiilen büyük bir mücadelenin verilmiş olduğunu gösteriyor. Daha önce de vardır; 1928’lerde de, 1925’lerde de vardır. Bizzat Lenin döneminde bu mücadeleler çok şiddetlidir. Daha 1900’lerin başlarında Menşevikler bir hizip olarak ortaya çıktığında Bolşeviklerle şiddetli çatışırlar. Sosyalist devrimciler giderek uzlaşırlar ve bu, 1940’lara doğru geldiğimizde bir sonuca bağlanır. Aslında orada sonuca bağlanan parti içindeki sınıf mücadelesidir.

Parti içinde sınıf mücadelesi Stalin tarafından kesiliyor, donduruluyor. Bu, devlete taşırılıyor, devlet olarak ifadesini buluyor. Buna bir de Hitler tehlikesini eklersek parti artık dondurulacaktır. Parti içi mücadeleler kesilecektir. Devlet eliyle sosyalizmin kendini savunma dönemine geçileceği açıktır. "Büyük anavatanın savunulması" denilen bir sürece giriliyor. Ölüm kalım yıllarıdır aynı zamanda. Parti içinde dondurulup devlet içine taşırılan bir mücadele, devlet içinde de dondurulan bir mücadele. Stalin de daha tam sonucunu görmedi. Tabi bu mücadele bir kişinin şahsıyla sınırlı değildir. Ondan sonra yeni bir döneme girilen bir mücadele söz konusudur.

 

Kruşçev Brejnev dönemi denilen mücadele, bir anlamda parti içinde sınıf mücadelesinin yozlaştırılması veya dondurulması, devletin ciddi bir engel olarak artık sosyalizmin önüne dikilmesidir. Kapitalist öğe özelliklerinin daha da vücut bulması, bürokrasinin ve böylece bir bürokrat kuşağın egemenliğine yol açılmasıdır. Bu, aynı zamanda devlet kapitalizminin oldukça güç kazanmasıdır. Gorbaçov türü bir gelişmenin objektif koşullarının olgunlaşmasıdır.

Kruşçev Brejnev dönemi biraz da budur. Stalin dönemi üzerine çok şey söylene bilinir. Zaten çok tartışılıyor. Daha da tartışılacak. Öz olarak ifade edilirse; Stalin dönemi sınıf mücadelesinin, parti içinde burjuva öğelere karşı çok kaba yöntemlerle, yetersiz yöntemlerle de olsa ve kendi özgüllüğü içinde, kendi dönemi itibariyle işçi köylüler adına, emekçiler adına bir sonuca bağlanmasıdır. Devletin abartılmasına, partideki sınıf mücadelesini antidemokratik yöntemlerle kesip devlete dayanma, devletin gücünü öne çıkarma, devletle artık sonuca gitme ki o da, "büyük anavatan savunması" diye bir dönemin adıdır hedeflenmiştir. Zorunludur denilir. Emperyalist kuşatma, faşizmin saldırısı, büyük Hitler saldırısı.. vb. nedenlerle artık bir anlamda devletin abartılması, devlet gücünün azamileştirilmesi, partideki mücadelelerin anlamsız bir biçimde sekteye uğratılması, durdurulması, o bildiğimiz sorunların kaynağını oluşturur.

Bundan burjuvazi bürokratik güç kazanır. Gorbaçov dönemi, devlet tekelciliği temelinde günümüzde gelişen devlet bürokrasisi, veya bir burjuva türünde buna daha da yol açmak istiyor. Biraz daha yaşamını güvenceye bağlamak istiyor. Aslında Sovyet deneyimi, ulusal kurtuluş mücadelelere, sosyal mücadelelere verdiği destek var. Şimdi Gorbaçov’un birden bire bu destekleri kesmesi anlaşılmaz değildir. Sovyetler ‘deki bürokrasinin çıkarlarının bir gereğidir.

Diğer ulusal kurtuluş mücadeleleri, sosyal mücadeleleri destekleme gereği duymaz. Kendisine gerekli olan bürokratik temeldeki sınıfsallaşmayı biraz daha geliştirmektir. O da emperyalist burjuvaziyle uzlaşmayla mümkündür. Bu da genelde burjuvaziyi, küçük burjuvaziyi geliştirmeyle mümkündür. İçerde özel mülkiyete tanınan ayrıcalıklar, dışarıda emperyalist burjuvaziyle girişilen ilişkiler, Sovyet bürokratik burjuvazisini palazlandırmak, ona nefes aldırmak, onu iktidarı içinde güçlü tutmak içindir. Tamamen böyle olmasa da ağırlık yönü böyle olan bir gelişmedir. Bu bir defa şiddetli çekişmelerle karşı karşıya olan bir modeldir.

Yeltsin örneğinde Ruslar "bizim kaynaklar daha zengindir" diyorlardı. "Biz daha hızlı liberal ekonomiye gitmek istiyoruz, kaynaklarımıza sahip çıkmak istiyoruz, ordumuza sahip çıkmak istiyoruz" diyorlardı. Bu, büyük Rus şovenizmine kadar götürdü. Zaten daha önceki küçük ulusların şovenizmi de bastırılmıştı. Bundan da güç alarak o da gelişir. Bildiğimiz gibi işte daha şimdiden gelişen milliyetçiliktir veya bir burjuva, küçük ulusların burjuvasıdır. Bunların milliyetçiliğe sarılmasıdır. Hepsi, sözüm ona dışarıya açılmak istiyor, birbirleriyle yeniden ilişki arıyorlar. Burada "her şeyi burjuvazi mi tayin ediyor?" denilir. Hayır. Sovyet deneyimi tamamen bir burjuva deneyimi midir? Hayır, ama belli ki mesafe alınmıştır. Güç kazanılmıştır. Bitmemiş bir mücadeledir.

Burada da şimdiden daha şiddetli bir sosyal ulusal mücadelenin için için geliştiğini görmek zor değil. Burada Sovyet deneyimi bahane edilerek geliştirilen anti sosyalist hücumlar kesinlikle burjuva karakterli ve sosyalizmden zarar gören bütün çevrelerin, sınıfların saldırısıdır. Sosyalizmin burada kendisini savunmada zorlanması, gerçekten teorik olarak, pratik olarak kendini geliştirmemesinde aranmalıdır. Güçlü önderler bu dönemlerde yetişmemiştir. Sosyalizm bu nedenle günümüzde kendisini savunamıyor. Doğu Avrupa ülkelerindeki deneyimler, koca bir bürokrasinin şişmesinden başta bir şey değildir. Sosyalizmle de fazla alakaları yoktur.

ÖZGÜRLÜĞE GÖZÜNÜ DİKEMEYENİN GÜCÜ OLAMAZ

Ben kadınla yüreğim ve aklımla ilişkilendim.

15 AĞUSTOS ATILIMI BİR İNADIN BİR İNANCIN ATILIMIDIR-2

Biz Kimsenin Adını Bile Söyleyemediği Bir Ülkenin Yurtseverliğini Yaptık

15 AĞUSTOS ATILIMI BİR İNADIN BİR İNANCIN ATILIMIDIR -1

Bu savaş büyük düşünmenin ve büyük yüreğin savaşıdır.

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]